19 Eylül 2013 Perşembe

TIBB-I NEBEVÎ:.....



Ayeti Kerime: 
وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Meali:“Ve sizden hayra dâvet eder, iyiliği emreder, kötülüğü nehyeder bir cemaat (topluluk) bulunsun. İşte felah bulacaklar onlardır.” 
(Âl-i İmrân Sûresi, âyet 104)
Hicrî:13 Zilkâde 1434   •Fazilet Takvim

TIBB-I NEBEVÎ:.....BAZI SEBZELERİN FAYDALARI


Resûlullah (s.a.v.) patlıcanı yerdi ve;
Patlıcan ne güzel bitkidir. Onu (iyi pişirip) yumuşatınız, zeytinyağlı yapınız ve çok yiyiniz.” buyururdular.

Resûl-i Ekrem'in (s.a.v.) en çok sevdiği bitki semizotudur. Mü’min, Resûlullah'ın (s.a.v.) sevdiği her şeyi sevmelidir.
Kereviz, Hızır (a.s.) ve İlyas (a.s.)'ın yemeğidir. Kereviz hafızayı kuvvetlendirir, kalbi temizler, delilik ve cüzzama mâni olur.
Balkabağı, dimağı ve aklı kuvvetlendirir.

Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur:
“Her kim baklayı kabuğu ile yerse, Allâhü Teâlâ, o bakla kadar hastalığı ondan giderir.” (İ. Hac. el-Askalî, Lisânu'l-mîzân,)
Resûlullah (s.a.v.) Miraca çıktığında yeryüzü onun dünyadan ayrılışına ağlamış ve bunun üzerine gebre otu bitmiştir.

Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyruldu:
“Kızılımtırak beyaz mantar, kudret helvası (gibi Allâh'ın külfetsiz nimetleri) nev'inden bir rızıktır. Suyu da göz ağrısına şifadır.”
 Ebû Hüreyre (r.a.) mantarın suyunu sıkar ve gözü ağrıyanlara sürer, o hastanın gözü iyileşirdi. Mantarın en güzeli, siyah olanıdır.
Bir memlekete giren kimse soğan yerse, o memleketin vebasından, havasından ve sularından zarar görmez.
Soğan yedikten sonra kereviz yemelidir. Çünkü kereviz, soğanın kokusunu giderir.
Soğan ve sarımsağı pişmiş olarak yemekte bir beis yoktur.
Soğan ve sarımsağı çiğ olarak yememeli. Zira melekler rahatsız olurlar.
(Şir'atü'l-İslam, Fazilet Neşriyat)

BEYİT:
Varalım bir iki gün zikredelim Mevlâ'yı
Bize ısmarladılar mı bu yalan dünyayı.
                                          (Sultan İkinci Murad Han)
Hicrî:13 Zilkâde 1434   •Fazilet Takvim



Tıbb-ı Nebevî   Peygamberimiz'in tıpla ilgili bilgilerine, tavsiye ve uygulamalarına İslâmî literatürde ve İslâm tıp tarihi içinde "Tıbb-ı Nebevî" adı verilmiştir.

Peygamberimiz, ciddî şekilde tıbbî bilgilere sahip olduğu, bizzat tıp ve sağlıkla yakından ilgilendiği, kendisinden bize ulaşan hadislerinden anlaşılmaktadır.
Bu hadislerde tedâvi usulleri bulunduğu gibi, ilâç olarak tavsiye ettiği birtakım bitkilerin isimleri geçmekte, bazı hastalık çeşitleri sayılmakta ve bunlar için tedbirler tavsiye edilmektedir. Bütün bunlar, tıbb-ı nebevînin konusunu teşkil eder.

Peygamberimiz, koruyucu hekimlikle ilgili tavsiyelerde bulunmuş, hastalık, tedâvi ve ilâçlar hakkında bilgiler vermiş, mü'minlerin sağlığını korumak için ferdî ve genel sağlığa dikkat ve itina gösterilmesi konusunda kesin prensipler koymuştur.
Temizlikle (ellerin, vücudun, dişlerin, çevrenin temizliği vb.), beslenme ile (faydalı/şifâlı ve zararlı/haram gıdalar, yeme ve içme âdâbı, perhiz, az yeme vb.), sağlığın önemi ve imtihan olduğu, sabredilmesi, perhiz, kan aldırma ve duâ ile tedâvi, çeşitli ilâçlarla tedâvi, hava değişikliği ile tedâvi vb.), bulaşıcı hastalıklara karşı tavır, mikrop ve mikroplu ortamlarla ilgili tavsiyeler gibi, tıbb-ı nebevîyi konulara ayırmak mümkündür. Bu hadislerde zikredilen tıbbî esaslar ile o günün tıbbını karşılaştıracak olursak, Rasûl-i Ekrem ile yeni bir tıp anlayışının başladğını, tıpta devrim niteliğinde atılımlar olduğunu görmemek mümkün değildir.

Meselâ, o günkü Arapların vebâdan korunmak için eşek gibi anırdıklarını, göz şaşılığını, hastayı dönen değirmen taşına baktırarak tedâviye çalıştıklarını, üstlerinde bir tavşanın topuk kemiğini bulundurmakla hastalığa karşı muâfiyet kazanacaklarını zannettiklerini, yılan sokmuş adamı, vücuduna zehir yayılır diye uyutmadıklarını, bir devenin burnundaki yaranın iyi olması için başka ve sağlam bir deveyi dağladıklarını hatırlamak yeterli olur. Yine, bir şeyden korkan kadına yüreği soğumuş diye sıcak su içirdiklerini, çocukların çürük dişlerini güneşe doğru atıp, böyle yapmakla yeni dişlerin muntazam ve sağlam çıkacağını zannettiklerini biliyoruz. Tıbb-ı nebevîde ise bütün bu normal akla ve gerçeğe uymayan tedâvi şekillerinin reddedildiğini, o günün tıbbına müdâhale edildiği, yerlerine bugünkü modern tıbbın bile tasvip ettiği prensiplerin getirildiğini görüyoruz.

Her hastalık için bir devâ olduğu, bu devâyı bulabilmek için çeşitli ilâçlar yapıp denenmesi gerektiği, şâyet bu ilâç hastalığa uygun gelirse, Allah'ın izniyle hastanın iyileşebileceği zikredilmektedir. O günün tıbbında uygulanan kan almaya (hacamat) izin verilirken, yarayı dağlama yasaklanmakta, ancak son çare olarak istisnâî şekilde izin verilmektedir.
Bütün bunlar Hz. Peygamber'in o günün tıbbında uygulanan âdetleri aynen devam ettirmediğini, onlara müdâhale edip tashih ettiğini, yeni prensipler koyduğunu göstermektedir.
Hadislerde o günün tıbbının tesbit edemeyeceği açıklamaları da görmek mümkündür. Meselâ, bulaşıcı hastalık için karantina sistemi 
(Buhârî, Tıb 30, 168, 169; Müslim, Selâm 92, 93, 94, 98, 100). 

Meselâ, mikrop ve sineğin hastalık taşıyan mikroplara sahip olduğu. Bir hadiste şöyle buyurulur: “Birinizin yemeğine yahut içeceğine sinek düşerse onu yemeğine yahut içeceğine daldırsın da sonra atsın. Çünkü sinek bir kanadında hastalık taşıyorsa diğerinde de şifâ taşıyor.” 
(Buhârî, Bed’u’l-Halk 17, Tıb, 58; Ebû Dâvud, Et’ıme 48; İbn Mâce, 31; Ahmed bin Hanbel, II/229, 246; Dârimî, Et’ıme 12) 

Hadis, sineğin mikrop ve kir taşıdığını inkâr etmiyor, “kanatlarından birinde mikrop var” diyor. Sinekle mücâdeleden de menetmiyor. Ancak, şâyet yiyecek ve içeceklere konarsa sineğin tamamını daldırmamızı, ondan sonra atmamızı, zira bir kanadında mikrop varsa da, ötekinde de şifâ bulunduğunu söylüyor ki, işte tartışma konusu burasıdır. İlk bakışta, hastalık taşıyan bu böceğin şifâ taşıması akla aykırı gibi gelir, insan da bunda şüpheye düşer. Fakat hadis, senet ve mânâ bakımından sahihtir. Hadis iki anlam taşımaktadır: a) Sineğin mikrop taşıdığı ki, bugünkü bilim de bunu isbat etmiştir. b) Diğer kanadında bu mikrobun şifâsını taşıdığı. İşte münâkaşa noktası burasıdır. Bilim, uzun zamandan beri Hz. Peygamber’in çok önceden haber vermiş olduğu sineğin mikrop taşıdığı gerçeğine ulaşıldığını ve sinekler ile mücâdele edilmesi, onlardan sakınılması gerektiğini açıklamaktadır. Fakat hadis, her çabaya rağmen şâyet sinek yine yiyeceklere konarsa, o zaman yiyeceği dökmek yerine, sineğin tamamını daldırıp sonra atmamızı söyleyerek, onun taşıdığı mikrop ilâcına (panzehire) işaret etmiştir. Bu durum karşısında modern tıbbın görüşüne geçmeden önce birkaç önemli noktayı hatırlatalım:

a) Eskiden beri bazı zararlı hayvanların zehirlerinde fayda ve devâ olduğu bilinmektedir. Bazen İlâhî kudret, tek bir hayvanda iki zıddı birleştirmiştir. Meselâ akrebin iğnesindeki zehirden panzehir de yapılır.
Âlim Torbustî diyor ki: “Sineğin bir kanadında mikrop, diğerinde şifâ ve devâ olması, Cenâb-ı Hakk’ın hârika yaratıklarının bir alâmetidir.” Arı da böyledir. Arı zehrini, romatizma, lumbago, ülser gibi hastalıkların tedâvisinde kullandıkları gibi trahom tedâvisinde de faydalı görülmüştür.

b) Tıpta yılan ve zehirli haşerât zehrinden, yılan ve akrep sokmalarına karşı kullanılan bir serum yapılmıştır. Bu, yerince hastalığı (seretan) ağrılarında da faydalı olmuştur.

c) Modern tıp, kirli maddelerden, tedâvi tekniğinde yeni bir çığır açan maddeler bulmuştur. Küften penisilin, kabir toprağından streptomicin elde edilmiştir. İş böyle olduğuna göre sinekte de taşıdığı mikropları imhâ edebilecek hayvancıkların bulunması, yani meydana getirdiği hastalığın devâsını taşımış olması mümkündür.

d) Hastalığı yapan, mikropların kendisi değil; onların salgıladıkları zehirler (toksinler)dir. Beden bu toksinlere karşı antitoksin çıkararak kendini korur.

Acaba sineğin vücudunda bu toksinlere karşı antitoksin meydana gelemez mi? Bu, aklen mümkün olduğu gibi, tıbben de birtakım deliller ile isbat edilmiştir Ama tıp, felsefe gibi teorik delil ve kıyas kabul etmez, tecrübeye, deneylere dayanır.
Bu hususu tecrübe eden, inceleyen bilginler çıkmış mıdır ki, hadisin aklen ve ilmen sıhhati meydana çıksın? 1871’ye Alman profesörü Brifeild, Almanya halkı ev sineğinin, İmposa Mosouy adını verdiği mantar cinsinden bir parazite müptelâ olduğunu keşfetti. Bu asalak, devamlı olarak sineğin vücudunda yaşayıp geçinmektedir. Profesör yaptığı incelemede bu parazitin, İntomophteraly adında bağlı yahut birleşik yosun mantarları (Sygmomysis) denilen bir yosun mantarı türüne mensup olduğunu gördü. Bu parazit, su yosunu mantarı denen (Phycomclspristiti) nin ikinci çeşidindendir. Bu asalak, hayatını, sineğin vücudunda mevcut, içinde özel bir salgı olan yuvarlak hücreler şeklindeki yağ tabakasında geçirir. Sonra bu yuvarlak hücreler uzar, meydana gelen açıklıklardan yahut sineğin karın halkaları mafsallarından dışarıya çıkar ve sineğin vücudunun dışına çıkmış olur. Bu çıkış devri, bu mantarın üreme devresidir. Bu devrede mantarın tohumları hücrenin içinde toplanır. Hücrenin iç basıncı artar. Nihayet bu iç basınç o dereceye ulaşır ki hücre cidarları buna tahammül edemeyerek patlar ve içteki tohumlar itme kuvvetiyle hücrenin 2 cm. dışına fırlar.

Cam içerisine bırakılmış ölü bir sineğe bakarsak iki şey görürüz:

1- Sineğin etrafında mantar tohumlarının dolanma alanı,

2- Sineğin son kısmı olan üçüncü kısımdan sineğin karnına ve sırtına doğru içinden tohumların fırladığı, uzun hücrelerin başları meydana çıkmış birtakım patlak hücreler.

Modern bilginlerin keşifleri, Brifeild’in teorisini kuvvetlendirecek şekilde gelişmiştir:

a) 1945’de mantar bilgisinde en büyük üstad olan Profesör Langiron devamlı olarak sineğin karnında yuvarlak hücreler şeklinde yaşayan bir mantarda Anzim denen ayrışma gücü yüksek bir salgı bulunduğunu açıkladı.

b)1947-1950 yılları arasında iki Alman bilgini Arnstaine, Cook ve İsviçreli bilgin Rolius, javaein dedikleri bir madde buldular. Bu maddeyi, sinekte yaşayan mantar türünden elde ettiler. Bu maddenin hayatiyete zıt olduğunu (antibiotive) tifo ve dizanteri gibi birçok mikropları öldürdüğünü anladılar.

c) 1948’de Berlin Courtes, Heming, Geferies ve Mackjohan, Clotinsine dedikleri hayatiyete zıt bir madde buldular. Bunu yine sinekte yaşayan aynı tür mantardan elde etmişlerdi. Tifo, dizanteri vs. mikroplara karşı etkiliydi.

d) 1949’da iki Alman bilgini Omcy ve Farmer ve İsviçre’den German, Roth, Athlenger ve Blathner, iniatin adını verdikleri tek hücrelilerin yaşamasına zıt bir madde elde ettiler. Bunu da sinekte yaşayan mantar türüne mensup bir mantardan elde etmişlerdi. Bu maddenin dizanteri, tifo ve kolera gibi hastalık mikroplarına karşı etkili olduğunu gördüler.

e) 1947’de Moftiş, sinek ve vücudunda yaşayan mantarlara mahsus bir kültürden tek hücreli canlılara zıt maddeler elde etti. Bunların dizanteri, tifo ve benzeri mikroplara karşı kuvvetle etkili olduğunu gördü. Yine bunlar, hummalı/ateşli hastalıklara sebep olan mikroplara karşı da tesirleri kuvvetli idi. Bu maddenin bir gramı, mezkûr mikroplarla pislenmiş yüz litre sütü koruyacak güçte idi.

Yiyecek ve içeceklere düşen sineği bu maddelere daldırma hareketi, sineğin vücudunda bulunan mantar hücresine basınç yapar, içindeki tohumları ve sıvıyı sıkıştırır, bu sıkışma neticesinde hücre patlar ve hücrenin içinden mikropları öldüren anzimler çıkar. Bunlar sineğin taşıdığı mikroplara saldırıp onları öldürür. Bu sûretle yiyecek ve içecekler, hastalık yapan mikroplardan temizlenmiş olur. Modern ilim, zehirli mikropları şiddetle imhâ eden bir parazitin bulunduğunu, bu maddenin ancak sineğin düştüğü maddeye daldırılması sûretiyle meydana gelen basınç etkisiyle hücresinden çıkabileceğini isbat etmiştir. İşte hadiste ifâde edilen de budur.[1]

Netice olarak diyebiliriz ki; vahyin kontrolü ve irşâdı altında olan Hz. Peygamber (s.a.s.) yalnız şeriatı öğretmek için gönderilmiş olmayıp, dünyevî konularda, dolayısıyla tıp konusunda da en güzel örnektir. O, Arapların uyguladıkları tıbbı aynen almayıp, tashih ederek, ferdî ve genel sağlığa dikkat edilmesi hususunda kesin prensipler koyup yeni bir tıbbı başlatmış, birçok konuda bugünün tıbbının da dikkatini çekmiştir. Kendisi tedâvi olmuş, tedâvi şekillerini ve tecrübeyle faydası tesbit edilen bazı ilâçları tavsiye etmiştir.
Ashâb da diğer dünyevî konularda olduğu gibi, tıbbî konularda da Onu örnek edinmiştir.[2]   
[1] Sadettin Raslan, Terc. Süleyman Ateş, Hakses Mecmuası, Mayıs 1966, sayı 17, s. 4. [2] Mahmud Denizkuşları, Peygamberimiz ve Tıb, s. 37.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder