30 Eylül 2015 Çarşamba

NAMAZLAR VAKTİNDE EDÂ EDİLMELİDİR



عَنْ أَبِي ذَرٍّ قَالَ قَالَ لِي رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ .... صَلِّ الصَّلَاةَ لِوَقْتِهَا ثُمَّ اذْهَبْ لِحَاجَتِكَ. (ن)
بيغمبر أفندمز صلى الله عليه وسلم بيوردلر " أى أبو زر ! نمازى إلك وقتنده قل ، صونره إشنه كيت ."
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: “Ey Ebû Zer! Namazı (ilk) vaktinde kıl, sonra işine git.” 
(Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Nesâî)
Hicrî: 16  Zilhicce 1436   Fazilet Takvimi 

NAMAZLAR VAKTİNDE EDÂ EDİLMELİDİR


Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:
“Hazret-i Allâh’a amellerin en sevimlisi, vaktinde kılınan namaz, sonra anaya-babaya iyilik, sonra da Allah yolunda cihâddır” buyurmuşlardır.
Cenâb-ı Hakk’ın namaza dikkat edilmesini emir buyurduğu Bakara Sûresinin, 238. Âyet-i kerîmesi şöyle tefsir edilmiştir:
 حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ والصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِتٖينَ
Namazları ve hele salât-ı vüstayı (orta yani ikindi namazını) muhâfaza ediniz, her birini dikkatle gözetip vaktinde eksiksiz olarak kılmaya devam ediniz. Allah rızası için kalkıp önünüze bakarak, ellerinizi güzel bir vaziyette tutup oynatmayarak sükût ve sekinet içinde namaza durunuz.
Bu âyetten sonra Ashâb-ı Kirâm namaza durduğu vakit sağa sola bakmaktan, bir çakılı itmekten, gönlünde dünya işlerine ait bir kuruntu yapmaktan sakındılar.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:
“Bizim şu namazımız yok mu? Bunda insan kelâmından hiç bir şey yaraşmaz. O tesbihdir, tekbirdir, Kur’an okumaktır.” buyurdular.
Salât-ı vustâ (orta namazı)nın hangi namaz olduğu -bütün namazlara itina edilmesi için- kat’î olarak tayin olunmamıştır. Müfessirlerin ekseriyetine göre ikindi namazıdır. Bu vakitte insanların meşgûliyetlerinin çok olmasından dolayı, ikindi namazının terk edilmemesi için ehemmiyetine dikkat çekilmiştir.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) Hendek-Ahzab muharebesinde:
“Bizi salât-ı vustâ (orta namazı) olan ikindi namazından alıkoydular. Allah onların kalblerine, evlerine ateş doldursun!” buyurmuştur.
Çünkü düşmanların hücumlarından dolayı vaktinde kılamamışlardı. Sonra kıldılar.  
(Hak Dini Kur’an Dili)
Hicrî: 16 Zilhicce 1436   Fazilet Takvimi 



28 Eylül 2015 Pazartesi

BİZİ ALDATAN BİZDEN DEĞİLDİR



قَالَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:   إِنَّ الْمُؤْمِنَ لَا يَنْجُسُ. (ق)‏
بيغمبر أفندمز صلى الله عليه وسلم بيوردلر " مؤمن آصلا بس اولماز ."
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: “Mü’min asla pis olmaz.” 
(Hadîs-i Şerîf, Buhârî ve Müslim)
Hicrî: 15  Zilhicce 1436   Fazilet Takvimi 

“BİZİ ALDATAN BİZDEN DEĞİLDİR”


Tâbiînden Abdülhamîd bin Mahmûd (rahimehullâh) rivâyet etti:
İbn-i Abbâs radıyallâhü anhümâ hazretlerinin yanında idik. Bir adam geldi ve şöyle dedi:
“Hac için yola çıkmıştık. Safâh denilen yere geldiğimizde bir arkadaşımız vefât etti. Ona bir kabir kazdık. Siyah bir yılan bütün kabri kaplamıştı. Sonra başka bir kabir açtık, orada da bir siyah yılan kabrin tamamını kaplamıştı. Üçüncü defa bir kabir daha açtık, yine bir karayılan bütün lahdi sarmıştı. Ne buyurursunuz, diye sormaya geldik.”
İbn-i Abbâs hazretleri:
“İşte bu, o adamın işlediği amelidir. Gidiniz ve onu açtığınız her hangi bir kabre defnediniz. Vallahi, bütün yeryüzünü kazsanız her yeri böyle bulursunuz” buyurdu.
Adamı açtıkları kabirlerden birine defnettikten sonra ölünün hanımına: “Merhûm ne yapardı” diye sorduk.
“O gıda maddeleri satardı. Her gün ailesinin ihtiyacı kadarını alır; yerine arpa sapı karıştırırdı.” dedi. Onun bundan dolayı azap olduğunu anladık. (Beyhakî, Şuabü’l-îmân)

MUTFAĞIMIZ: Et Kavurması (5 kişilik)

Malzemeler: Yarım kg. kuşbaşı et, karabiber, kekik, kimyon, pul biber, tuz.
Kavurmanın yumuşak olması için yeni kesilmiş et, bir gün dinlendirildikten sonra kullanılmalıdır.
Yapılışı: Bir müddet ısıtılan tavaya iç yağı, kuyruk yağı (veya 2 kaşık zeytinyağı) konulur. Yağ biraz eridikten sonra et tavaya konulur ve etler yaklaşık 2-3 dakika yüksek ateşte karıştırılarak pişirilir. Sonra ocağın altı kısılır. Biraz kekik, kimyon, karabiber ve pul biber eklenir. Kısık ateşte suyunu salana kadar ara ara karıştırılır. Suyunu salınca 15 dakika kapağı kapalı olarak pişirilir, tuz atılır. Et istediğiniz kıvamda pişmemişse hususiyle dana eti daha geç pişeceğinden içerisine 1 bardak sıcak su ekleyip biraz daha pişirilebilir. Pilav üzerine konularak ikram edilir.
Hicrî: 15  Zilhicce 1436   Fazilet Takvimi 



SOMUNCU BABA (KUDDİSE SİRRUHÛ)




قَالَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:   طَلَبُ الْحَلَالِ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ. (طب)‏
" رزقنى حلالدن آرامق هر مسلمان اؤزرينه واجب در ."
Rızkını helalden aramak her Müslüman üzerine vacibdir.” 
(Hadîs-i Şerîf, Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr)
Hicrî: 14  Zilhicce 1436   Fazilet Takvimi 

SOMUNCU BABA (KUDDİSE SİRRUHÛ)


Şeyh Hâmid bin Mûsâ el-Kayserî (Somuncu Baba), Yıldırım Bayezîd Han devri Şeyhlerindendir. Türbesi Aksaray’da Ervah kabristanındadır. Zâhirî ve bâtınî ilimler sâhibi idi.
Bursa’da sırtında ekmek getirip satar, mü’minlere somun verirdi. Bursa halkı da ekmeği teberrüken kapışırlardı.
Somuncu Baba zâhirde tarîkatı, Şeyh Hâce Ali Erdebîlî’den almışlardır. Amma hakîkatte Sultânu’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bestâmî’nin ruhâniyetinden kemâle ermiştir. Senelerce Dımaşk’da Bayezîd Hankâhında hizmet etmiştir. Hazret-i Hızır aleyhiselamla sohbet ederdi.
Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid Han Bursa’da Ulucami’i binâ edince Somuncu Baba hazretlerinin camii teşrifini istedi. O da birkaç defa çıkıp vaaz etti. Halk kendine çok fazla alaka gösterince Bursa’dan çıkıp, Aksaray’a geldi, orada irşâdla meşgul oldu.
Akşemseddîn hazretlerinin şeyhi Hacı Bayrâm-ı Velî, Mevlânâ Şemsüddin Muhammed el-Fenârî, Şeyh Şucâüddin Karamânî Somuncu Baba’nın talebelerindendir.
Somuncu Baba’nın dervişlerinden biri ziraatle meşgul idi. Bir tarla şeyh için, bir tarla kendisi için ekti. Şeyhi için ektiği tarla mahsul vermedi. Kendisi için ektiği tarla ise fevkalade mahsul verdi. Şeyh bir gün dervişe, “bizim tarla hangisidir” diye sordu. Derviş utandı, kendi tarlasına işâret ederek: “Bu sizindir” dedi. Şeyh tarlaya bakınca üzüldü. Derviş niçin üzüldüğünü sorunca buyurdu ki:
“Hiç dünyalığımız olmazdı. Acaba bu hangi günahımızdan oldu. Dünyada malın çok olması bizce makbül değildir. Zirâ âhiret için çalışırız. Belki bu günah tohumunun büyümesindendir.” dedi. Bunun üzerine derviş hakikati söyledi. (Şakâiku’n-Numâniye, Taşköprüzâde)
Hicrî: 14  Zilhicce 1436   Fazilet Takvimi 


SOMUNCU BABA


Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Anadolu'da yetişen âlim ve velîlerin büyüklerinden. "Somuncu Baba" lakabıyla tanınıp meşhûr oldu. 1349 (H.750) senesinde Kayseri'de doğdu. İsmi Hâmid, babasının ismi Şemseddîn Mûsâ'dır. İlk tahsîlini babasından aldı. Babasının vefâtından sonra Şam'a giderek, Hankâh-ı Bâyezîdiyye'de ilim öğrendi. Tasavvuf yoluna girdi. Orada pekçok velînin sohbetlerine katıldı. Burada Üveysî olarak, mânevî yol ile Bâyezîd-i Bistâmî'den feyz aldı. Şam'da bir müddet ilim tahsîlinde bulunduktan sonra, Tebrîz yakınlarında Hoy kasabasında bulunan Hâce Alâeddîn-i Erdebîlî hazretlerinin huzûruna gitti. Var gücüyle hocasına hizmet ederek, ilim öğrendi. Tasavvuf yolunda üstün derecelere kavuştu. Alâeddîn-i Erdebîlî, bir gün Hâmid-i Velî'ye; "Artık bizden öğrendiğin ilmi, Allahü teâlânın dînini, insanlara öğretmek üzere Anadolu'ya git!" buyurdu. Ona böylece, insanları yetiştirmek için icâzet verdi. Hocasının bu sözleri, bâzı anlayışı kıt, hasetçi kimselerin, içlerinden Hâmid-i Velîye buğz etmelerine sebeb oldu. HâceAlâeddîn, Hâmid-i Velî'yi bütün talebeleriyle birlikte, "Şemseddîn-i Tebrîzî Makâmı." denilen yere kadar uğurladı. Vedâ edip yanlarından ayrılınca, hased edenlerin de bulunduğu topluluğa dönerek; "Hamîdüddîn'in arkasından, gözden kayboluncaya kadar bakınız. Eğer dönüp bizden tarafa bakarsa, Anadolu'da onun ilminden istifâde ederler. Şâyet bakmazsa, onun ilminden hiçkimse istifâde edemez." buyurdu. Orada bulunanlar merakla Hamîdüddîn'in arkasından bakmaya başladılar. Bu hâli cenâb-ı Hakkın izniyle anlayan Hâmid-i Velî, gözden kaybolmadan önce iki defâ arkasına baktı. Böylece onların hasedlerini giderdi. Büyük bir âlim ve veliyy-i kâmil olarak Kayseri'ye döndü.

Hamîdüddîn hazretleri, Kayseri'de insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmeye başladı. Talebeleri, ondan feyz almağa, hasta kalblerine şifâ olan nasîhatleriyle, sohbetleriyle şereflenmeğe başladılar. Hamîdüddîn, bir gün çok sevdiği talebelerinden Şücâ-i Karamânî'yi huzûruna çağırarak; "Ankara'da Nûmân isminde bir müderris vardır. Onu bulup buraya dâvet ediniz!" buyurdu. Şücâ-i Karamânî de hocasının emrini yerine getirmek için Ankara'ya gidip, durumu bildirdi. Müderris Nûmân; "Bu dâvete icâbet lâzımdır." diyerek, berâberce Kayseri'ye geldiler. Kurban bayramı günü buluştukları için, hocası ona "Bayram" lakabını verdi.Müderris Nûmân, Hamîdüddîn hazretlerini görüp sohbetlerini dinleyince, onun büyük bir âlim ve velî olduğunu anladı. Kısa zamanda pekçok kerâmetlerini de görünce, daha çok bağlandı. Onun teveccühleri altında yetişmeye başladı. Hocasından zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrenerek kısa zamanda büyük mesâfeler aldı. Bir gün hocası; "Hâcı Bayram! Zâhirî ilimleri ve bu ilimlerde yetişmiş âlimleri ve derecelerini gördün. Bâtınî ilimleri ve bu ilimlerde yükselmiş velîleri ve derecelerini de gördün. Hangisini murâd edersen onu seç!" buyurdu. Hâcı Bayram da, velîlerin yüksek hâllerini görerek, kendisini tasavvufa verdi ve bu yolda daha yüksek derecelere kavuşmak için çalıştı. Zamânının büyük velîlerinden oldu.

Hamîdüddîn hazretleri, mânevî bir emir üzerine Tebrîz'e gitti. Tebrîz'den de Anadolu'ya gelip, Bursa'ya yerleşti. Hâcı Bayram-ı Velî, sık sık Bursa'ya gelip hocasını ziyâret ederdi. Hamîdüddîn hazretleri, Bursa'da bir ümmî gibi hareket edip, ilminin varlığını kimseye söylemedi.

Hamîdüddîn, Bursa'da bir fırın yaptırdı. Fırınına merkebiyle dağdan odun getirir, onunla ekmekleri pişirirdi. Ekmek küfesini sırtına alarak; "Somun! Müminler somun!" diye söyler, geçimini bu yolla sağlardı. Halk, bu fırıncıya "Somuncu Baba" der ve pişirdiği ekmeğin lezzetine doyamazlardı. Somuncu Baba ekmek satmaya başlayınca, herkes peşinden koşar, ekmeğini kapışırlardı. Somuncu Baba'nın fırını, Molla Fenârî Mahallesinde, Ali Paşa Çınarı civârında olup, iki gözlü idi. Fırının bitişiğinde de, ibâdet ettiği bir odası vardı. Odanın kıble cihetinde de, nefsini terbiye etmek için kullandığı bir Çilehânesi mevcûd idi. Hamîdüddîn hazretleri durumunu Bursa'da kimseye bildirmedi. Hep, halk içinde Hak ile olmağa gayret etti.

Yıldırım Bâyezîd Hân, Niğbolu zaferinden sonra Bursa'da Ulu Câmiyi yaptırmaya başladı. Câminin inşâsı sırasında, çalışan işçilerin ekmek ihtiyâcını Somuncu Baba temin etti. Câminin yapılması bittikten sonra, bir Cumâ günü açılış merâsimi yapılacağı ilân edildi. O gün başta Pâdişâh YıldırımBâyezîd Hân, dâmâdı büyük âlim ve velî Seyyid Emîr Sultan, Molla Fenârî hazretleri, ulemâdan pekçok kimse ve Bursalılar Ulu Câmiyi doldurdular. Yıldırım Bâyezîd Hân, câminin açılış hutbesini okumak üzere Emîr Sultan'a vazîfe verdiğinde, Emîr Sultan; "Sultânım! Zamânın büyük âlimi burada iken, bizim hutbe okumamız uygun değildir. Bu câmi-i şerîfin açılış hutbesini okumaya lâyık zât şu kimsedir." diyerek, Somuncu Baba'yı gösterdi. "Şöhret âfettir." hadîs-i şerîfini bildiği için, bundan titizlikle kaçınan Somuncu Baba, Pâdişâhın emri üzerine minbere doğru yürüdü. Emîr Sultan'ın yanına gelince; "Ey Emîr'im, niçin böyle yapıp beni ele verdiniz?" dedi. O da; "Senden ileride bir kimse göremediğim için öyle yaptım." cevâbını verdi. Cemâat hayret ederek bu konuşmaları dinliyor, Somuncu Baba'nın hutbesini merakla bekliyordu. Minbere çıkan Somuncu Baba, öyle bir hutbe irâd etti ki, o zamâna kadar Bursalılar öyle bir hutbeyi hiç işitmemişlerdi. Bursalılar, bundan sonra Somuncu Baba'nın büyüklüğünü anladılar. Somuncu Baba, hutbede; "Bâzı âlimlerin, Fâtiha-i şerîfenin tefsîrinde müşkilâtı, anlayamadığı kısımlar vardır. Onun için bu sûrenin tefsîrini yapalım." buyurarak, Fâtiha sûresinin, yirmi ana ilim üzerine yedi türlü tefsîrini yaptı. Nice hikmetli sözler beyân eyledi. Herkes hayretinden şaşırıp kaldı. Başta Molla Fenârî hazretleri; "Somuncu Baba, önce bizim Fâtiha sûresinin tefsîrindeki müşkilimizi kerâmet göstererek halletti. Onun büyüklüğüne, bu yedi çeşit tefsîr, âdil bir şâhiddir. Fâtiha'nın ilk tefsîrini cemâatin hepsi anladı. İkinci tefsîrini bir kısmı anladı, üçüncü tefsîri anlayanlar çok az idi. Dördüncü ve sonrakileri anlayanlar içimizde yok idi." demekten kendini alamadı. Cumâ namazından sonra bütün cemâat, Somuncu Baba'nın elini öpmek, duâsını almak istedi. Cemâatin bu arzusunu kıramayan Somuncu Baba hazretleri, kapıda durdu. Ulu Câminin üç kapısından çıkan herkes; "Ben Somuncu Baba'nın elini öpmekle şereflendim." diyordu. Somuncu Baba, yine kerâmet göstererek, Allahü teâlânın izniyle her üç kapıda da aynı ânda bulunarak cemâate elini öptürmüştü.

Namazdan sonra evine giden Hâmid-i Velî'ye, Molla Fenârî; "Efendim! Bu günlerde Fâtiha sûresinin tefsîrini yapmak istiyordum. Fakat bâzı anlıyamadığım yerler vardı. Bu hutbenizle, bilemediğimiz yerleri îzâh etmiş oldunuz. Medresede hizmetimiz karşılığında kazandığımız beş bin akçe paramız vardır. Şüphesiz helâldir. Kabûl buyurursanız bunları size hediye etmek istiyorum." dedi. O, kabûl etmedi. Bunun üzerine Molla Fenârî, Somuncu Baba'ya; "Talebeniz olmakla şereflenmek istiyorum." deyince, Somuncu Baba ona teveccüh ederek duâlarda bulundu. Molla Fenârî'nin, Somuncu Baba'dan aldığı feyz ile yazdığı tefsîrini bütün âlimler çok beğenmiş, asırlarca mûteber bir tefsîr olduğunu söylemişlerdir.

Somuncu Baba, durumunun anlaşılması üzerine; "Sırrımız fâş olup, herkes tarafından anlaşıldı." diyerek, Bursa'dan gitmek istedi. Bir sabah erkenden, Gavas Paşa Medresesinden birkaç talebeyi yanına alarak yola çıktı. Somuncu Baba'nın Bursa'yı terketmekte olduğunu işiten MollaFenârî, koşarak bir çınarın yanında arkasından yetişti. Gitmeyip Bursa'da kalması için çok yalvardı, ricâlarda bulundu. Fakat kabûl ettiremedi. Sonunda, Bursalılara duâ etmesini istedi. Somuncu Baba, bu çınarın yanında Bursa'ya yönünü dönerek, feyizli, bereketli bir şehir olması ve yeşil olarak kalması için duâ etti ve vedâlaşarak ayrıldılar. Bursa'da bu çınarın bulunduğu bölgeye"Duâ çınarı" denildi.

Bursa'dan ayrılan Somuncu Baba, Aksaray'a geldi. Burada ömrünün sonuna kadarİslâmiyeti yaymak, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmek için uğraştı. Hem zâhirî, hem de bâtınî ilmi ile Aksaraylıların gönüllerinde erişilmesi güç olan mümtâz bir mevkiye erişti. Artık ona Hâmid-i Aksarâyî denilmeye başlandı. Hâcı Bayram'ı Velî ile hacca gittiler. Dönüşlerinde, Hâcı Bayram'ı kendisine halîfe, vekîl tâyin etti. İnsanları irşâd etmekle vazifelendirdi.

Bir gün yaşlı bir kadın huzûruna gelip; "Efendim! Benim bir ineğim vardı. Sabahleyin sığırtmaca teslim ettim, fakat akşam dönmedi. Çok aradım, bulamadım. Ne olur derdime çâre olunuz" diye yalvardı. Kadının bu üzüntüsüne dayanamayan Hâmid-iVelî; "Sen burada bekle. Biz etrâfı bir araştıralım, bulursak getiririz" buyurdu. Dışarı çıkıp, sağa sola araştırma yapmadan, hep bir istikâmette gitti. Kadın da onu gizliden tâkibe başladı. Hâmid-i Velî, bugünkü türbesinin bulunduğu yere geldi ve ineğin otladığını görerek; "Ey mübârek hayvan! Niçin diğer hayvanlardan geri kaldın da bizi buraya kadar yordun?" deyince, inek lisâna gelip; "Bugün yavruma süt verecek kadar karnımı doyuramamıştım. Onun için burada otluyordum." dedi. Bu konuşmaları işiten kadın, Hâmid-i Aksarâyî'nin derecesinin üstünlüğünü anladı. Onu en çok sevenler arasında oldu.

Hâmid-i Aksarâyî hazretleri, 1412 (H.815) senesinde, bir gün dostları ve talebeleriyle helâlleşti. İki rekat namaz kıldıktan sonra, uzun uzun duâ etti. Sonra Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Cenâze namazını Hâcı Bayram-ı Velî kıldırdı. Geriye iki erkek çocuk bırakarak, bugünkü türbesinin olduğu yere defnedildi. TürbesiAksaray kabristanının ortalarındadır. 1980 (H.1400) senesinden îtibâren, AksaraylıŞahinBaşer Beyin gayretleriyle türbesi yeniden onarılarak bugünkü hâle gelmiştir. Somuncu Baba'nın çilehânesini ve türbesini ziyâret edenler, rûhâniyetinden fevkalâde feyz ve bereketlere kavuştuklarını, dünyâyı unuttuklarını söylemişlerdir. Onu vesîle ederek Allahü teâlâya yapılan duâların kabûl olduğunu da bildirmişlerdir. Somuncu Baba'nın kabrinin Dârende'de olduğu da rivâyet edilmektedir.

Hâmid-i Velî hazretlerini çok sevenlerden biri şöyle anlattı: "Aksaray'da memur olarak vazife yapıyordum. Bir üst makâma terfîm ihtilâflı idi. Şeyh Hâmid-i Velî hazretlerine gittim. Türbesini ziyâret ederek, durumumu anlattım. Çilehânesinde iki rekat namaz kıldıktan sonra eve geldim. Gece rüyâmda Hâmid-i Velî'yi gördüm. Bana; "Evlâdım, hiç üzülme, üst makâma geçeceksin. Biz velîler, senin o makâma geçtikten sonra, istifâ edip, serbestçe İslâmiyete hizmet etmeni, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını insanlara bildirmeni arzu ediyoruz" buyurdu. Hakîkaten, kısa zaman sonra bir üst makâma geçme emri geldi ve istifâmı vererek İslâmiyete hizmet etmeye çalıştım."

ATEŞSİZ FIRIN

Somuncu Baba, bir gün fırına ekmeklerini sürdü. Pişmesini beklerken, yanına Pâdişâh Yıldırım Bâyezîd Hân'ın dâmâdı Seyyid Emîr Sultan geldi. Elinde bir çömlek vardı. "Selâmün aleyküm baba!" dedi. O da; "Ve aleyküm selâm" diyerek birbirlerine bakıştılar. Başka hiçbir kelime konuşmadan tanıştılar. Emîr Sultan, elindeki yemek çömleğini Somuncu Baba'ya verip, içindekinin pişirilmesini ricâ etti. Somuncu Baba, kabı alıp fırının ağzından içeri sürmek istediyse de, çömleği fırına sokamadı. Bir daha denedi, yine olmayınca,Emîr Sultan'a döndü ve; "Anladım ki, bu çömleği fırına sen süreceksin!" dedi. Emîr Sultan; "Peki" diyerek çömleği aldı ve fırının gözünden içeri rahatlıkla sürdü. Fakat fırında hiç ateş yoktu. Somuncu Baba fırının ağzını kapattıktan sonra; "Birazdan pişer bekleyiniz." buyurdu. Bir müddet bekledikten sonra kapak açıldı. Fırında hiç ateş olmadığı hâlde yemeğin piştiğini gören Emîr Sultan, Somuncu Baba'nın büyük velîlerden olduğunu anladı. Orada tasavvuf üzerinde bir mikdâr sohbet ederek dost oldular.

ÂHİRET İÇİN ÇALIŞIYORDUK

Hâmid-i Aksarâyî hazretleri, bir gün zirâatla uğraşan talebelerinden birine bir mikdâr tohum verdi ve; "Bu tohumların yarısını, tarlanızın bir kısmına sizin için, yarısını da tarlanızın bir kısmına bizim için ekiniz." buyurdular. Talebe tohumları ekti. Ekinlerin yetiştiği mevsimde tarlaya gittiler. Talebenin tarlasında fevkalâde güzel yetişmiş bir ekin vardı. Diğerinde hiç ekin bitmemişti.Hâmid-i Velî, talebesine dönerek; "Bu tarlalardan hangisi bizim, hangisi sizindir?" buyurunca, talebe son derece utandı ve kendi tarlasını göstererek; "Bu tarla sizindir efendim" dedi. O da, ekinlere bakarak; "Biz âhiret için çalışıyorduk. Acabâ hangi günahımızdan dolayı dünyâmız mâmûr olmaya başladı?" deyip, üzüntüsünü dile getirdi. Hocasının müteessir olduğunu gören talebe, hakîkati söyleyerek üzüntüsünü giderdi.