30 Nisan 2013 Salı

İLMİN GÂYESİ



Hadîs-i Şerîf, : 
“Kim Allâh(ın rızasın)dan başka bir şey için bir ilim öğrenirse veya onunla Allâh(ın rızasın)dan başkasını isterse cehennemdeki yerine hazırlansın.”
(Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Tirmizî)
Hicrî:20 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim

İLMİN GÂYESİ


İlimlerin en şereflisi ve ilimden asıl gaye Allâhü Teâlâ’yı bilmektir. Bu ilim ise nihayeti olmayan bir denizdir. Bu ilimde en yüksek derece Peygamberler sonra evliya sonra da onları takib edenlerindir.
İlim öğrenenin maksadı önce bâtınını, içini süsleyip güzelleştirmek sonra Allâhü Teâlâ’ya yaklaşmak ve mukarreb meleklerin civarına, mertebelerine yükselmek olmalı, reislik, mal, makam ve sefihlerle münakaşa, akranlara öğünme olmamalıdır. Niyeti böyle olunca onu gayesine yaklaştıran ilim âhiret ilmidir. Bununla beraber diğer ilimleri de hakir görmek münasip olmaz.

Dünya ile âhiret nimetlerini bir araya getirmek mümkün olmayacağına göre en mühim ilim, ebedî olacak olan ahireti alakadar edendir. Bu vaziyette dünya bir konak, beden binek, ameller maksada götüren mesaîdir. Allâhü Teâlâ’nın cemali ile müşerref olmaktan başka gâye yoktur. Bütün nimetler oradadır. Bunun kadrini bu âlemde bilenler çok azdır.  

BİR YILAN HİKÂYESİ: TAMAHKÂRLIĞIN SONU

İki kişi bir yolculuğa çıkmışlar idi. Yolda bir ağaç altında konakladılar. Tam ayrılacakları sırada ağacın altından çıkan bir yılan ağzında getirdiği bir altını onların önüne bıraktı ve “Bu, burada bulunan bir hazinedendir, müsafir olduğunuzdan bunu verdim.” dedi.
Yılan üç gün birer lira getirdi. Üçüncü gün adamlardan biri “Biz böyle çok vakit kaybediyoruz, gel bu yılanı öldürüp hazineyi çıkarıp alalım” dedi. Arkadaşı razı olmadı. O da bir demir parçası alıp bir köşeye gizlendi. Yılan yine ağzında lira ile çıkınca ona vurdu, yaraladı ise de öldüremedi. Yılan onu zehirleyip öldürdü, sonra deliğine geri döndü. Adam arkadaşını defnetti. Ertesi gün yılan tekrar çıktı, başında darbenin yarası vardı, ağzı da boş idi. Adam: “Ben arkadaşımı ikaz etmiştim, lakin dinlemedi. Gel seninle bir anlaşma yapalım. Ne ben sana saldırayım, ne de sen bana saldır, eski halimize devam edelim” dedi. Yılan:
“Olmaz, sen arkadaşının kabrini gördükçe gönlün benden asla hoşnud olmaz. Ben de başımdaki yaraya baktıkça senden asla hoşnud olmam.” dedi.  
Hicrî:20 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim



HZ. SÂLİH ALEYHİSSELÂM




Hadîs-i Şerîf, :
 “İnsanları hidâyete (inkârdan îmâna, isyandan itâate ve gafletten uyanmaya) çağıran kimseye, kendisine uyanların sevâbı kadar sevap verilir. Bu onların sevâbından da bir şey eksiltmez.”
 (Hadîs-i Şerîf, Sahîh-i Müslim)
Hicrî:19 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim

İSLAM TARİHİ: HZ. SÂLİH ALEYHİSSELÂM


Hz. Salih, Şam ile Hicaz arasında “Hicr” denilen mahalde yaşayan “Semûd” kavmine peygamber gönderilmiştir. Bu kavim dağları delmiş, taşları oymuş, kendilerine pek sağlam binalar yapmışlar; fakat, doğru yoldan da çıkmışlardı.

Hz. Salih’in yirmi sene devam eden emirlerini, nasihatlerini dinlemediler, “Kendisine sakın dokunmayınız!” diye tenbih ettiği harikulade deveyi boğazladılar. Nihayet, dehşetli bir sayha; gayet şiddetli bir ses ile yerlere serilip helak oldular. Salih aleyhisselâm da kendisine iman edenler ile beraber çıkıp evvelâ Şam’a, Filistin’e, sonra da Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Seksen beş sene veya ikiyüz sene yaşadılar. Mekke-i Mükerreme’de Rükn ile Makam arasında medfundur.
Hicrî:19 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim


Salih Aleyhisselam

Semûd kavmine gönderilen peygamber. Hazret-i Âdem’in on dokuzuncu batından torunudur.

Hûd aleyhisselamın peygamber olarak gönderildiği Ad kavmi, isyânları sebebiyle büyük bir azaba düşüp, helâk olmuştu. Îmân ettikleri için bu azaptan kurtulan insanlar ise kendilerine yeni yurtlar kurmak üzere çeşitli bölgelere dağıldılar. Bu dağılan insanlardan bir kısmı Semûd denilen kimsenin evlatlarıdır. Semûd kavmi, Şam ile Hicaz arasındaki Hicr denilen bölgede yerleşmişti. Bu sebeple “Eshâb-ül-Hicr” de

denilen bu kavim, gün geçtikçe çoğalıp büyüdü. Dokuz kabîleden meydana geldi. Çok çalışıp, bağlar, bahçeler yetiştirdi. Çöllerin kuru sıcağından kurtulup, dağları oyarak tepelere saraylar, ovalara köşkler kurdular. Sanatta ve servette iyice ilerlediler. Ancak, zevk ve safâya düşüp daha önce kendilerine Hûd aleyhisselam tarafından bildirilen, hak dinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar. Kabîle reislerinin de zulme ve haksızlığa başlamaları üzerine, gittikçe çözülen, Semûd kavmi, nihâyet ağaçtan ve taştan putlar yapıp tapmaya başladılar. Saptıkları kötü yolda sürüklenerek, tevhid esâsından, Allahü teâlâya îmân etmekten tamâmen uzaklaştılar. Câhil ve azgın bir kavim oldular.

Sâlih aleyhisselam, bu kavim arasında herkesle iyi geçinen, fakirlere yardım eden, zayıfları koruyan ve üstün ahlâkıyla sevilen bir zâttı. Kırk yaşlarına geldiği sırada, Allahü teâlâ onu Semûd kavmine, doğru yolu göstermek üzere peygamber olarak gönderdi. Sâlih aleyhisselam kavmini îmâna dâvet edip, putlara tapmaktan, zulümden ve diğer bütün kötülüklerden uzak durmalarını ısrarla söyledi. Kavmine; “Gerçekten ben size gönderilen güvenilir bir peygamberim. Artık Allah’tan korkun, bana itâat edin.” diyerek dâvetini açıkladı.

Sâlih aleyhisselamın bu dâveti karşısında pek az kimse îmân etti. Kavmin çoğunluğu îmân etmemekte direndi. Servetlerine güvenen, zevk ve safâ içinde kendinden geçip, zulme başvuran inkârcılar, Sâlih aleyhisselama; “Sen de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin!” diyorlar, onu, “büyülenmiş, yalancı” sayıyorlardı. Sâlih aleyhisselam ise kavmini îmâna dâvet etmeye devam ediyor ve şöyle diyordu:

“Ey Semûd kavmi! Siz içinde bulunduğunuz bu güzel bağ ve bahçelerle, bu yemyeşil ekinler, altın başaklarla, güzel hurmalarla ve çağlayan sularla berâber ebedî olarak burada kalacağınızı mı zannediyorsunuz? Bu evleri kim yaptı. Şimdi kim oturuyor, hiç düşünüyor musunuz? Bu bağların ve bahçelerin ilk sâhipleri kimlerdi, şimdi kim oturuyor? Belki onlar da sizin gibi kendilerini burada ebedî kalacak zannediyorlardı. Fakat hepsi ölüp gittiler. Siz de gelip geçenler gibi öleceksiniz. Bunlar size kalmayacak. Âhirette, yaptıklarınızdan birer birer hesâba çekileceksiniz. Henüz fırsat eldeyken bana tâbi olun. Şunu iyi bilin ki, bugün sizi aldatıp, Allah’a isyân ettirenler, ilâhî azaptan kendilerini de sizi de kurtaramayacaklardır. Çünkü onlar da sizin gibi âciz insanlardır.”

Allahü teâlâ, Semûd kavmine isyân ve taşkınlıktan vaz geçmeleri için, kadınlarını kısır bıraktı. Ağaçlar kuruyup meyve vermedi. Semûdluların bir kuyu hâricindeki bütün suları kurudu. Sâlih aleyhisselama kin ve öfkeyle gelen Semûdlular: “Ey Sâlih! Aramıza fesâd karıştırdın. Mallarımıza, çoluk-çocuğumuza, bize zarar verdin. Buradan çekil git. Yoksa seni öldürürüz.” dediler. Sâlih aleyhisselam bir müddet onlardan ayrılıp tenhâ yerlere gitti. Bir müddet sonra tekrar dönüp Semûdluları îmâna dâvet etti. Semûd kavmi, Sâlih aleyhisselamdan mucize göstermesini istedi. Ancak mucizeleri gördükleri hâlde yine îmân etmediler.

Yine bir gün Sâlih aleyhisselama gelip: “Eğer doğru söylüyorsan, şu dağdaki sarp kayalardan kızıl tüylü ve doğurmak üzere olan bir dişi deve çıksın. O zaman sana îmân ederiz.” dediler. Bunu istemekten maksatları akıllara durgunluk verecek, insanları şaşırtacak bir iş isteyip, yapamamasını ve mahcup olmasını düşündüler.

Sâlih aleyhisselam; “Allahü teâlâ her şeye kâdirdir, böyle bir mucize görürseniz, dağdan akan pınar suyunun bir gün deveye, bir gün size âit olmasına râzı mısınız?” dedi. Semûd kavmi böyle bir şey olamayacağını düşünerek; “Bu şartı da kabul ediyoruz.” dediler.

Sâlih aleyhisselamın bu şarttan maksâdı; dağdan gelen pınar suyunun az olması ve azgın insanların sâhiplenmesi sebebiyle zor durumda kalan kimselere yardımcı olup, devenin hissesi olan suyu fakir ve zayıflara vermekti.

Sâlih aleyhisselam onlara; “Benimle sözleştiğinizi unutmayın, şâyet deve çıkınca ona bir zarar verirseniz ve verdiğiniz sözlerde durmazsanız acı bir azâba uğrarsınız.” dedi. Semûd kavmi; “Sen deveyi çıkar, her istediğini kabul edeceğiz. Aksine bir iş yaparsak azâbı da kabul ediyoruz.” dediler. Nihâyet devenin çıkmasını istedikleri dağın kayalıkları önünde toplanıp, beklemeye başladılar.

Sâlih aleyhisselam böyle bir mucize vermesi için Allahü teâlâya dua etti ve duası kabul oldu. Kaya yarılıp, arasından istedikleri gibi bir deve çıktı. Deve, iki yana dizilip hayret ve şaşkınlıktan donakalan Semûd kavmi arasından salına salına yürümeye başladı. Sonra da bir yavru doğurdu. Bu mucizeyi görenlerden bir kısmı îmân etti. Diğer bir kısmı ise menfaatlerinin ve zulümlerinin ortadan kalkacağını görerek bir türlü îmân etmediler. Sâlih aleyhisselam onlara sözlerinde durmalarını, aksi takdirde ağır bir azâba düşeceklerini söyledi. Fakat inad ve inkârdan vazgeçmediler. Suyun taksimi işi de kendilerine ağır gelip kendilerine göre çâreler aramaya başladılar.

Mucize olarak kayadan çıkan deve, yavrusuyla birlikte her tarafı dolaşıyor, su içme nöbeti olduğu gün de suyun başına gelip suyu tamâmen içiyordu. Su içmesi de ayrı bir mucize olup tonlarca su içiyor, su vücûdunda kayboluyordu. Suyu içip bitirince, su çıkan yerde oturuyordu. Îmân edenler, ondan bir kabîleye yetecek kadar bol süt sağıyorlar, sütten içiyor ve yiyecekler yapıyorlardı. Böylece inananların îmânı kuvvetlenir, inkârcıların kinleri artardı. Bu mucize karşısında âciz kalan Semûd kavmi, deveyi ödürmeyi plânlıyordu. Nitekim, Sâlih aleyhisselamın nasîhat edip, îmân etmeye çağırdığı bir sırada, onlar, su içmekte olan deveyi göstererek; “Güyâ şu deveyi öldürsek biz helâk olacakmışız! Onu öldürelim de gör!” dediler.

Nihâyet çeşitli plânlar kurarak deveyi öldürdüler. Sonra da Sâlih aleyhisselama; “İşte deveyi öldürdük. Eğer söylediğin gibi bir peygambersen söylediğin azâbı getir.” dediler.

Sâlih aleyhisselam bu azgın kavme şefkat ve merhâmetle nasîhat edip; “Ey kavmim! Nedir bu yaptığınız? Sizin için bir imtihan vesîlesi olan deveyi de öldürdünüz. İnkârda ve günahkârlıkta ısrar ettiniz. Buna rağmen tövbe kapısı açıktır. Neden azâbın gelmesini istiyorsunuz, tövbe ediniz!” dedi. Bu son dâvete de sert cevaplar veren Semûd kavmi, Sâlih aleyhisselamı, âilesini ve îmân edenleri de öldürmeyi plânlamaya başladılar.

Sâlih aleyhisselam bu azgın kavme şöyle dedi: “Yurdunuzda üç gün daha kalın, birinci gün yüzünüz sararacak, ikinci gün kızaracak, üçüncü gün siyahlaşacak, dördüncü gün ise üzerinize azâb gelerek sizi helâk edecektir!”

Sâlih aleyhisselamın söylediği bu günler gelip çattı. Bu sırada Semûd kavmi Sâlih aleyhisselamı ve inananları öldürme teşebbüsüne giriştiler. Onlar harekete geçmeden, Cebrâil aleyhisselam gelip, durumu Sâlih aleyhisselama bildirdi. Sâlih aleyhisselam da îmân edenlerle birlikte oradan uzaklaşıp gitti.

Birinci günde bâzı acayib hâller zuhûr etti. Devenin bastığı yerlerden kan fışkırdığı, ağaçların yapraklarının kızardığı, kuyu suyunun kan renginde ve insanların yüzlerinin sapsarı olduğu görüldü. İkinci günde Semûdluların yüzleri kana boyanmış gibi kıpkırmızı oldu. Bu belirtileri gören Semûdlular azâbın geleceğine kanâat getirip feryât ettiler. Yüzlerinin siyahlaştığı üçüncü gün, evini sarıp hücum ettikleri Sâlih aleyhisselamın, şehirden çıkıp gittiğini anladılar. O gün, gece yarısından sonra, sabaha karşı şiddetli bir sarsıntı ve dağlardan fışkıran ateş ile Semûd kavminin yurdu altüst oldu. Sayhanın (sarsıntının) şiddetinden hepsinin ödleri patladı. Hepsi helâk olup gittiler. Bundan sonra da yurtları hiç mâmur edilmedi. Sanki hiç insan yaşamamış bir yer hâlini aldı.

Semûd kavmi helâk edildikten sonra Sâlih aleyhisselam, îmân edenlerle birlikte gelip, yerle bir edilen şehre ibretle bakarak; “Ey kavmim! Sizden hiçbir ücret istemeden, sizi sâdece Allahü teâlâya îmân etmeye dâvet ettim ve bunu size tebliğ ettim. Bu duruma düşmeyesiniz diye, size nice nasîhatlar yaptım. Fakat siz dinlemediniz. Sonra bu azâba uğradınız!” dedi.

Sâlih aleyhisselam, kavminin helâkinden sonra kendisine îmân edenlerle birlikte Mekke’ye veya Şam taraflarına gitti. Remle kasabasına yerleşti. Hadramût tarafına gittiğine dâir rivâyetler de vardır.

Kur’ân-ı kerîmin değişik âyet-i kerîmelerinde, Sâlih aleyhisselamdan ve kavminden bahsedilmekte olup, Semûd kavminin helâk edilişi meâlen şöyle bildirilmektedir:  

  وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمَى عَلَى الْهُدَى فَأَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
 وَنَجَّيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ
Semûd kavmine gelince: Biz onlara doğru yolu gösterdik de onlar, körlüğü (câhillik ve sapıklığı) hidâyete tercih ettiler. Bunun üzerine onları, kazandıkları (işledikleri) günâh yüzünden şiddetli azap yıldırımı yakalayıverdi. Îmân edip de azâbımızdan korkanları ise kurtardık.
(Fussilet sûresi: 17-18)

Sâlih aleyhisselamın mucizeleri:1. Kayadan deve çıkartması.

2. Sâlih aleyhisselamın kavminin bulundukları yerde hamt denilen meyvesiz ağaçlardan başka ağaç yoktu. “Hak peygambersen, bu ağaçlar meyve versin!” diye kendisine mucize teklifinde bulundular. Sâlih aleyhisselam dua edince, bu ağaçların hepsi çeşit çeşit meyveler verdi.

3. Sâlih aleyhisselamın duası bereketiyle büyük taştan su çıkmıştır.

4. Sâlih aleyhisselamın çadırına ateş tesir etmemiştir. Şöyle ki, kavmi koyuncu idi. Senenin bâzı aylarını sahralarda, yaylalarda çadır kurarak geçirirlerdi. Îmân etmeyenlerden biri, gizlice Sâlih aleyhisselamın çadırını ateşe verince, çadır yanmağa başladı. Bunun üzerine kavminden kâfir olanlar; “Hak peygamber isen, çadırındaki yangını söndür!” diye alay etmeye, eğlenmeye başladılar. Hazret-i Sâlih, yangının sönmesi için dua edince, kendi çadırı kurtulup, ateş kâfirlerin çadırlarına geçti ve hiçbir çadır kalmayıp, içindeki eşyâlarla berâber, yanıp kül oldu.


HAYBER GAZVESİ (M. 629)



Hadîs-i Şerîf, :  
“Kim günde yüz defa ‘Sübhânallâhi ve bihamdihî’ derse günahları -denizköpüğü kadar da olsa- dökülür.”
 (Hadîs-i Şerîf, Muvatta, İmâm Mâlik)
Hicrî:18 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim

HAYBER GAZVESİ (M. 629)


Hayber, Medîne-i Münevvere’nin Şam cihetinde dört günlük mesafede bir şehir idi. Çevresinde birçok kaleler, hurmalıklar, tarlalar vardı. Burada Yahudiler otururlardı. Birçok İslâm düşmanları da gelip bunlara katılıyordu. Bunlar müslümanlara karşı bir tehlike teşkil ediyorlardı.
 Hicret-i seniyyenin yedinci senesi Muharrem ayında, Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem Efendimiz dörtyüz piyade, iki yüz süvari ile Hayberi muhasara etti.
İslâm ordusu Hayber’e geceleyin geldi. Fakat, bir kavmi habersiz basmak Peygamber Efendimiz’in âdetleri değildi, sabaha kadar bekledi, sabahleyin muhasara başladı. Hayber kaleleri pek müstahkem idi. İslâm sancağı her gün ashâb-ı kiramdan büyük bir zâta veriliyor, fakat tam fütuhat nasîp olmuyordu. Nihayet, bir gece Fahr-i Âlem Hazretleri buyurdu ki:
“Yarın İslâm sancağını öyle bir zâta teslim edeceğim ki, o düşmana dâimâ hücum eder, asla kaçınmaz. O Cenâb-ı Allâh’ı ve Resûlü’nü sever. Cenâb-ı Hak ile Resûlü de onu sever. Allah onun elleriyle fetih nasîp buyuracaktır.”
Ertesi gün Hz. Ali (k.v.) Medîne-i Münevvere’den geldi. Göz ağrısından rahatsız olduğu için geride kalmıştı. Resûl-i Ekrem Hazretleri İslâm sancağını Hz. Ali’ye verdi. O da hemen Hayber kalelerinden Kamus kalesi üzerine yürüyüp önünde sancağı dikti, birçok yahudiler ile mübârezede (teke tek savaşta) bulunup hepsini tepeledi ve en nihayet Kamus kalesini fethetti, diğer kaleler de birer birer zaptedildi.
Hayber arazisi beytülmâl nâmına kaydedildi. Ahâlisi de bu araziyi ekip hâsılatının yarısını beytülmâle vermek üzere yerlerinde bırakıldı.
Hayber gazvesinde Müslümanlardan on beş şehid vardı. Düşmandan doksan üç kişi öldü.   Bilmen
Hicrî:18 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim

ATALAR SÖZÜ:
• Dibini bilmediğin kuyuya inme.
 

• Namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmaz.
Hicrî:18 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim

HAYBER GAZVESI

Hz. Peygamber'in hicretin 7. yılında fethettiği, Sam-Medine yolu üzerinde Medine'nin 15I km. kuzeyinde Yahudilerin oturduğu bir yerleşim merkezi. Hayber Yahudi dilinde kale demek olup burası ayni zamanda hurma ve tahıl merkezidir. Kalesinin yedi burcu vardır. Bunlar Nâim, Kamûs, Sik, Netah, Sülâfim, Vatih ve Ketîbe'dir
(Ibn Sa'd et-Tabakâtü'l-Kübrâ II,106)

Hz. Peygamber Hayber Yahudilerinin Medine'ye karşı müşriklerle ittifak halinde olmaları ve pek çok Yahudi kabilesinin burada toplanmasından dolayı Hudeybiye musalahasından sonra Hayber'i fethetmek üze re hazırlıklara başladı
(Vakidî, Kitabü'l Megazî, II, 441-442, Ibn Hisâm, es-Siretü'n-Nebeviyye, III, 201)

Hz. Peygamber, bu cihad hareketi için sadece cihada rağbet edenlerin katılmasını emretti. Medine'de Siba' b. Urfuta'yi vekil bıraktı. Esi Ümmü Seleme'yi yanına alarak 1400 yaya, 200 süvari ile yola çıkarken; "Biz buranın hayrını isteriz" buyurmuştur. Rasûlullah Medine'den hareket ettikten sonra Hayber ile Gatafan kabilesi arasına karargâh kurdu. Sabaha kadar burada bekledi
(Ibn Hişâm, es-Sîre, III/343).

Gatafanlıların Hayber'e yardımını engellemek için burada konaklamış bulunuyordu. Hayberliler sabaha kadar, Müslümanların gelişinden haberdar olmamışlardı. Sabahleyin kalelerinin kapısını açtıklarında; "Muhammed gelmiş ve günlerden de cumartesidir" diyerek kalelerine tekrar döndüler. Yahudiler mukaddes günleri olduğu için cumartesi günü muharebe etmezlerdi. Rasûlullah bunu görünce; "Allahû Ekber, Hayber harab oldu" buyurdu
(Ibn Sa'd, et-Tabakat, II,106).

Müslümanların bu muharebede beyaz renkli sancagini da Hz. Ali tasiyordu. Bu gazvede Müslümanların kullandıkları parola; "Yâ Mansür, Emit, Emit" "Ey Allah'in galip kıldığı Müslüman asker öldür öldür' idi
(Ibn Sa it, II,1I6, Ibn Hisâm, III, 347).

Hayber'in fethi, Naim kalesi ile başladı. Burada Mahmûd b. Mesleme atılan tasla şehit oldu. Sonra Kamûs kalesi ele geçirildi. Daha sonra, Vatîh, Sülâlim, Sik, Netah ve Ketîba kaleleri alındı. Bu kalelerin ele geçirilmesinde şiddetli çarpışmalar oldu. Müslümanlardan yirmi beş kişi şehit olurken, Yahudilerin kaybı doksan üç kişi oldu. Hayber'in ileri gelenlerinden Useyr, Yâsir, Emir ve Kinâne b. Ebi'l-Hukayk ve kardesi öldürüldü
(Ibn Sa'd, II, 1I7).

Müslümanlar bu gazvede pek çok esir aldılar. Ancak Hayber halkı esirlerinin iadesini, kendilerinin de affedilmesini istediler. Rasûlullah da bunu kâbul etti. Yahûdilerin ileri gelenlerinden Huyey Ahtab'ın kızı Safiyye de esirler arasında idi. Rasûlullah Hz. Safiyye'ye ailesinin yanına dönmeyi teklif ettiği halde Safiyye, müslüman olarak Hz. Peygamber'e es olmayi tercih etti. Hz. Safiyye Hayber gazvesinden önce Kinâne b. Rabia ile evlenmişti. İlk gece, gördüğü bir rüyayı Kinâne'ye anlatmış O da; "Sen ancak Muhammed'i istiyorsun" diyerek yüzüne bir tokat vurmuştu da, gözü morarmıştı. Safiyye'nin Hz. Peygamber ile evlendigi zaman hâlâ bu morlugun izi vardi. Nitekim Rasûlullah'ın bunu sorması üzerine esi de bu hadiseyi ona anlatmıştır
(Ibnü'l-Esîr, el-Kâmil, II, 221)

Bu muharebe sonunda Zeynep bint el-Hâris, Rasûlüllah'a zehirli bir koyun ikram etti. Rasûlullah ondan bir parça aldı, ancak yutmadan koyunun zehirli olduğunu bildirdi. Kadın çağırıldı, suçunu itiraf etti ve söyle dedi:
"Gerçekten Peygamber isen, sana bundan haber verilir, eğer hükümdar isen senden kurtulmuş oluruz." Ancak Bişr b. Bera bundan aldığı lokma ile zehirlenerek vefat etti. Bunun üzerine kadın Bişr'e kısas olarak öldürüldü. Rasûlullah son hastalığında dahi Hayber'de aldığı bu lokmanın tesirini hissettiğini beyan buyurmuştur
 (Ibnü'l-Esîr, el-Kâmil, II, 222).

Bu gazve sonunda Hayberlilerin hayatlarının korunması, çoluk ve çocuklarının serbest bırakılması şartıyla Hayber'den çekilip gitmeyi ve Topraklarını, altın ve gümüşlerini, üzerindekiler hariç, elbise ve silahlarını teslim etmeyi, hiç bir şey saklamayacaklarını kabul etmek şartıyla Hz. Peygamber ile sulh antlaşması yaptılar. Rasûlullah da Hayber arazisini, ashabı arasında taksim etmişlerdi. Ancak Yahudilerin; "Biz toprağı islemeyi ve hurma yetiştirmeyi biliriz, bizi yerimizde bırak" demeleri üzerine Hz. Peygamber, onları kendi mülklerinde yarıcı olarak çalışmalarına ve orada kalmalarına izin vermiştir
(el-Belâzürî, Fütûhu'l-Büldân, Çev: Mustafa Fayda, Ankara 1987, s. 88).

Bu duruma göre çoluk ve çocukları bağışlanmış, araziler elde edilen mahsulün ikiye ayrılması suretiyle onlara bırakılmıştı. Buna mukabil hiç bir mal saklanmaksızın teslim edilecekti. İşte Kinâne b. Rabi' bu antlaşma hükümlerine uymadığı, iadesi gereken malları sakladığı ve Mahmûd b. Mesleme'nin ölümüne sebep olduğu için öldürülmüştür (Ibn Hisâm III, 351). Ayrıca yapılan bu antlaşmaya göre Rasûlullah onları Hayber'den istediği zaman çıkaracaktı
(Ebû Dâvûd, Harâc, 24).

Hayberliler, Hz. Peygamber'in irtihalinden sonra da Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer zamanına kadar belirlenen usul ile yancı olarak orada kalmaya devam ettiler. Bu arazilerin gelirlerin toplamak isi ile, Hz. Abdullah b. Ravâha görevlendirilmişti. Ancak Hz. Ömer zamanında aralarında zinanın çoğalması, Müslümanlara karşı iyi davranmamaları, Hz. Ömer'in oglu Abdullah'a suikast girişiminde bulunmaları ve Müslümanların Hayber toprağını işletecek duruma gelmeleri üzerine Yahudiler Hayber'den Sam'a sürülmüşlerdir
(el-Belâzürî, a.g.e, s. 38-40; Yâkût el-Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, Hayber mad.)

Yahûdilerin Hayber'den çıkarılmalarına Rasûlullah'ın "Arabistan'da iki dinin bir arada olmayacağına dair" hadisinin de sebep olduğu rivayet edilmektedir
(Imâm Mâlik, Muvatta', Medine 17-19; Ibn Hanbel, Müsned VI, 275).

Hz. Ömer, Yahûdileri Hayber'den çıkardıktan sonra Hayber arazisini daha önce Rasûlullah'ın taksim ettiği ashaba ve ailelerine dağıtmıştır.
Kaynak: İslam tarihi

27 Nisan 2013 Cumartesi

DUÂNIN ÂDÂBINDAN



Hadîs-i Şerîf, :  Peygamber Efendimiz (s.a.v.);
اللَّهُمَّ لاَ تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِى طَرْفَةَ عَيْنٍ   “Allâhümme lâ tekilnî ilâ nefsî tarfete aynin.” duâsını çok okurlardı.
Manâsı: Allâh’ım göz açıp kapayıncaya kadar (bile) beni nefsime bırakma. (Hadîs-i Şerîf, Kenzü'l-Ummâl)
Hicrî:17 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim

DUÂNIN ÂDÂBINDAN

Kulun secdede olduğu vakit duâların kabul vaktidir.
 Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Kulun Rabbi(nin rahmeti)ne en yakın olduğu vakit secdede olduğu vakittir. Bunun için, secdede çok duâ ediniz.” buyurmuştur.

Ebu Mûsâ el-Eşarî (r.a.) anlatıyor: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile beraber sefere çıktığımızda her vadi üzerine çıktıkça sesimizi çok fazla yükselterek tehlil ve tekbir ederdik.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Ey insanlar! Kendinize acıyın, sesinizi yükseltmeyin. Şüphesiz siz ne sağıra, ne de gâibe duâ ediyorsunuz. Dua ettiğiniz o Allah, muhakkak ki sizinle beraberdir. O sesinizi çok iyi işitir ve size çok yakındır.” buyurdular.
Onun için duâ eden kişi kısık bir sesle duâ eder, gözlerini yukarıya dikmez ve duânın sonunda ellerini yüzüne sürer. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ellerini duâ için kaldırdığı zaman, yüzüne sürmeden indirmezdi.

MISRA:
Bu deyr-i köhnede biz de duâya muhtâcız.
(Ragıp Paşa)

SÜNNET-İ HÜDÂ SÜNNET-İ ZEVÂİD


Mutlak sünnet, Resûlullâh Efendimizin (s.a.v.) devamlı işleyip bir kere veya iki kere terk etmiş olduğu amellerdir ki ibâdetlerde olur ise sünnet-i hüdâ, âdetlerde olursa sünnet-i zevâid denilir.
Sünnet-i hüdânın terki mekruhtur. Buna sünnet-i müekkede derler ki vâcibe yakındır. Sünnet-i hüdâ denilmesi dînin kemâline hidâyet ettiği içindir. Bunu işleyen sevâb kazanır, terk eden dalalettedir ve bid’atçidir. Ezân ve ikâmet okumak ve namazı cemâatle kılmak ve revâtib (beş vakit namazın sünnetleri) gibi.
Zevâid sünneti işlemek müstahsendir. Terk etmek mekruh olmaz. Oturup kalkmakta, giyinmekte, yiyip içmekteki Resûlullah’ın sünnetine uymak gibi. Buna zevâid dendi, zira işleyen sevâb kazanır, terk eden dalalette olmaz.
Hicrî:17 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim


26 Nisan 2013 Cuma

RESÛLULLÂH EFENDİMİZE UYMAK FARZDIR



Ayeti Kerime:   وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ 
Meâlİ  “…Bir de peygamber size her ne (emir) verirse tutun, nehyettiğinden, yasakladığından da sakının...”
(Haşr Sûresi, âyet 7)
Hicrî:16 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim

RESÛLULLÂH HAZRETLERİNE UYMAK FARZDIR


Resûlullâh Efendimiz’den farz olarak gelenlere uymak farz, vâcib olarak gelenlere uymak vâcib, işlediklerine uymak ise sünnettir.

Hadîs-i şerîflerde şöyle buyuruldu:

Kim benim sünnetimi -uymayarak ve işlemeyerek- zâyi ederse şefâatimden mahrum olur. Kim benim sünnetimi ihyâ ederse beni ihyâ etmiş olur. Beni ihyâ eden beni sevmiş olur. Beni seven ise kıyâmet gününde cennette benimle beraber olur.”
“Kim sünnetimi muhâfaza eder; devâmlı sünnetime uyarsa Allâh ona dört haslet verir: iyilerin kalblerine sevgisini, kötülerin kalblerine heybetini, rızıkta genişlik ve dînde asla şaşmaz bir ilim.”

“Ümmetimin fesâdı zamanında sünnetime sımsıkı yapışan kimse için yüz şehîd sevâbı vardır.” (Şerh-i sevadı azam)

Ebû'n-Necîh Irbâz (r.a.) buyurdu: Resûlullâh (s.a.v.) sabah namazından sonra bize (öyle) vaaz etti ki ondan kalpler korktu, gözlerden yaşlar aktı.”
“Yâ Resûlallâh, sanki bu vedâ edenin hutbesi gibidir, bize bir vasiyette bulununuz ki onu her amelimizde düstûr kılalım.” dedik.
“Sizlere vasiyetim şudur: Allâh’dan korkunuz, emîrinize itâat ediniz. Sizden ömrü olanlar pek çok ihtilaflar göreceklerdir. Sizler sünnetime ve râşid ve hidâyet olunmuş halîfelerin sünnetlerine yapışınız.” buyurdular.

Bu hadîs-i şerîfe göre Resûlullâh’ın sünneti ile beraber Resûlullâh’ın râşid ve mehdî halifelerinin sünnetine de uymak lazım gelir. 

Nitekim Hz. Ebubekir zekâtı vermeyenlerle harbetti; sahabe-i kirâm ona uydular, 
Hz. Ali’de (k.v.) da Haricilerle harbetti, sahabe-i kirâm ona itaat ettiler.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) sünnetinden bazısının halîfeleri zamanında meşhûr olacağını bilirdi. 
Bu sebebten râşid halîfelerine itaati ve sünnetlerine uymayı emreyledi. Ta ki bir kimse bu sünnetleri onların sünneti zannedip reddetmesin, reddederse aslında Resûlullah’ın sünnetini terk ve reddetmiş olur. 
Hicrî:16 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim


25 Nisan 2013 Perşembe

SEN BİR KULSUN EFENDİN DE ALLÂHÜ TEÂLÂ’DIR



Hadîs-i Şerîf, : 
“Allâhü Teâlâ sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza itibar etmez. Ancak sizin kalplerinize ve amellerinize itibar eder.” 
 (Hadîs-i Şerîf, Sahîh-i Müslim)
Hicrî:15 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim

SEN BİR KULSUN EFENDİN DE ALLÂHÜ TEÂLÂ’DIR


Allâhü Teâlâ’ya kullukta, sana karşı itaatli olup güzel hizmet eden, yaptıklarından memnun olduğun, seni kızdırmayan, canını sıkmayan köle (hizmetçi) gibi ol. Nasıl ki sen, kendi kölenin istemediğin bir işi yapmasından razı değilsen, Allah da senin kendi rızasına aykırı bir iş yapmanı istemez. Bil ki sen bir kulsun ve efendin de Allâhü Teâlâ’dır.

İnsanlara karşı yaptığın işleri, onların sana yapmalarını arzu ettiğin şekilde yap. 
Çünkü kendin için sevdiğin bir şeyi başkası için de sevmedikçe imanın kâmil olmaz.
Okuduğun ilimler, kalbini düzeltip ahlâkını güzelleştiren mahiyette olmalıdır.

Mesela, ömründen bir hafta kaldığını öğrensen âhiretine yaramayacak ilimlerle uğraşmazsın. Çünkü bu ilimlerden -esasen faydalı oldukları halde- artık sana fayda yoktur. Hemen kalbini yoklar, dünya ile alakanı keser, kötü huylardan temizlenip, Allâhü Teâlâ’nın sevgisiyle, kulluk ve taatiyle meşgul olur, güzel huylarla bezenmeye çalışırsın.
Hâlbuki insanın her girdiği gün ve gecede ölmesi mümkündür. Buna göre seçtiğin ilimler, hep dünya ilmi olmamalı, biraz da maneviyatını düzelten ilimler olmalıdır.
Ey oğul! Şimdi şu birkaç sözümü de can kulağı ile dinle. Kurtuluşun için bu nasihatimi dinle ve üzerinde ehemmiyetle dur.
Eğer hafta sonuna kadar sultanın seni ziyaret edeceğini haber alsan, iyi biliyorum ki, her işini bırakıp hemen bu zaman içinde evine çeki düzen verir, ev, yatak, beden ve elbise ile benzeri şeylerin temizliği ile uğraşırsın. 
Akıllı olan kimseye tek bir söz kâfidir. 
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Allâhü Teâlâ sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza itibar etmez. Ancak sizin kalblerinize ve amellerinize itibar eder.” buyurmuştur.
Hicrî:15 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim



24 Nisan 2013 Çarşamba

CEMAATLE NAMAZ PEYGAMBERİMİZE UYMANIN ALAMETİDİR.



Hadîs-i Şerîf, :  Peygamber Efendimiz (s.a.v.) uyumadan önce ‘Allâh’ım, isminle ölür ve dirilirim.’ meâlindeki “Allâhümme bismike emûtü ve ahyâ” duâsını okurlardı. (Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Tirmizî)
Hicrî:14 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim

CEMAATE DAİR BAZI MESELELER


Beş vakit namazı cemaatle kılmak erkekler için sünnet-i müekkededir. Yalnız kılmanın sevabı üzerine yirmi yedi kat fazileti vardır. 
Cemaatle namaz Peygamberimize uymanın alametidir.
Günahlardan sakınan, Ehl-i sünnet itikadına sahip, namazın şartlarını ve namazı bozan şeyleri bilen, Kur’ân kıraetinde hata etmeyen imamın ardında namaz kılmalıdır.
İmama uyan erkekten bir kişi olursa imamın sağına ökçesi imamın ökçesinden geri olarak durur. 
Uyanın boyu imamın boyundan uzun olup da secde yeri imamın secde yerini geçse de namazı bozmaz.
Tek kişinin imamın soluna yahut ardına durması mekruhdur. 
Uyan kadın ise imamın ardına durur.
Cemaat saf tutarken imâm safı düz tutup boşlukları doldurmalarını emreder.
İlk saf daha faziletlidir. İmamın hemen arkasında durana yüz, sağındakine yetmiş beş, solundakine elli ve diğer saflarda duranlara yirmi beşer namaz sevabı yazılır.
Namazın kırâetden başka rükünlerinde cemâat, imâma uyup onunla birlikte işlerler.
Rükû ve secdeden imamdan evvel kalkmamalı ve imamdan bir tesbîh ziyâde geriye kalmamaya çalışmalı, tesbihleri tamamlamak için beklememelidir.
Hicrî:14 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim


23 Nisan 2013 Salı

FİTNE VE KARIŞIKLIK ZAMANINDA İBADET



Hadîs-i Şerîf, :   
“Karanlık gece parçaları gibi birtakım fitneler (harbler, zulümler) ortaya çıkmadan önce sâlih ameller işlemeye koşun, acele edin. 
 İnsan (o fitneler içinde) mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak akşamlar. 
Mü’min olarak akşamlar, kâfir olarak sabahlar. 
Onlar dinlerini, dünyânın küçük bir menfaati karşılığında satarlar.”
(Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Tirmizî)
Hicrî:13 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim

FİTNE VE KARIŞIKLIK ZAMANINDA İBADET


İmam-ı Rabbanî Hazretleri buyurdular:

“…Hadîs-i şerîfte, küfür yeryüzünü kaplayıp hükümleri açıkça icra olunmadıkça Mehdî’nin zuhur etmeyeceği buyrulmuştur.
Bu vakit de, küfrün her tarafı kapladığı ve kuvvetli olduğu; İslâm’ın ve Müslümanların zayıf ve kuvvetsiz olduğu vakittir.
Bu vakit, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ‘Garip Müslümanlara müjdeler olsun’ buyurduğu vakittir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.);

‘Fitne ve karışıklığın olduğu zamanda ibadet etmek, bana hicret etmek gibidir.’ buyurmuştur.
Malumunuzdur ki, fitne ve fesadın ortalığı kapladığı bir vakitte askerlerin az bir cesaret ve küçük hareketleri onlara çok büyük bir itibar kazandırır.
Hâlbuki fitnenin azaldığı, ortadan kalktığı bir vakitte onun hiçbir kıymeti yoktur. Onlar çok büyük bir harekette bulunsalar bile bir kıymeti yoktur. Amel edilecek ve amellerin kabule şayan olacağı vakit fitnenin (kötülüklerin)yayıldığı vakittir.
Onun için -eğer makbul olmuşlar zümresinde haşredilmek, diriltilmek istiyorsanız- Allâhü Teâlâ’nın razı olacağı şeylerde var gücünüzle gayret göstermeli ve sünnet-i seniyyeye -alâ sâhibihe's-salâtü vesselâmü vettehiyyetü- uymaktan başka hiçbir şeyi tercih etmemelisiniz.

Görmüyor musunuz ki, Ashab-ı Kehf, fitne zamanında bir hicret ile yüksek derecelere ulaştılar.
Siz ümmetlerin en hayırlısı olan ümmet-i Muhammed zümresindensiniz. Binaenaleyh vaktinizi, oyun ve eğlence ile zayi etmeyiniz, çocuklar gibi boş şeylere aldanmayınız…” (Mektubât-ı İmâm-ı Rabbâni, 2/6)

PRATİK BİLGİLER
Artan ekmekler fırında kızartılıp robotla rendelenir, elenir ve köftede kullanılır.
Artan ekmekler küçük küp gibi doğranarak fırında kızartılır, mercimek, saray ve domates çorbalarına konulur.
Hicrî:13 Cemâziyelâhir 1434   •Fazilet Takvim