21 Ekim 2014 Salı

TOSYA’LI KAZASKER MUSTAFA İZZET EFENDİ




"O (Allah), sizlere ancak ölü (lâşe) olanları, kanı, domuz etini ve Allâh'tan başkası adına boğazlananı haram kılmıştır..." 
(Bakara Sûresi, âyet 173)
Hicrî: 27   Zilkâde  1435   •Fazilet Takvim

KAZASKER MUSTAFA İZZET EFENDİ
Kazasker Mustafa İzzet Efendi aslen Tosya'lıdır.
Mekke, İstanbul, Anadolu kadılıklarında bulundu, Takvîmhâne nazırı oldu.
Hocası Yesârîzâde Mustafa İzzet Efendi'den hat icâzeti aldı ve onun yerine 1845'de Rumeli Kazaskeri oldu ve 1872'de vefât etti. Kabri Tophâne'de Kâdirîhâne mescid-i şerîfindeki dergâh içindedir.

Hüner ve marifet erbabından ve hattâtların en meşhurlarındandır.
11 kıt'a Mushaf-ı şerîf, on kadar delâil, 200 kadar hilye-i şerîf, 30 kadar En'âm-ı şerîf yazmıştır.
Ayasofya camiindeki büyük Cihâr-ı yâr-ı güzîn (Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali) isimleri ve kubbesindeki Nûr âyet-i kerîmesi ve Atîk Ali Paşa'daki Hırka-i Şerîf Câmii ve avlusu kapılarının hatları, Beşiktaş'taki Yahya Efendi Câmii kubbesindeki Nûr âyeti, Mısır'da Mehmed Ali Paşa türbesindeki İnsan Sûresi ve ta'lîk tarih ve Bursa Ulu Camii'nde iki aded levha, İstanbul'da Serasker (İstanbul Üniversitesi) kapısı üzerindeki ta'lîk hat ile kapıdaki tarih ona aittir.
Şu beyt ona aittir:
Çeşm-i ibretle nigâh et zâhidâ eşyâya sen
Ma'nî-i sun'-i ilâhîde ne sen varsın ne ben.
Yani,
"Ey zâhid, sen her şeye ibret gözü ile bak, (çünkü) ilahi yaratış
(Allâh'ın yaratmasın)da senin de benim de dahlim yok (Mevla böyle yaratmış.)
Hicrî: 27   Zilkâde  1435   •Fazilet Takvim


Kazasker Mustafa İzzet Efendi (1801-1876)

 Tosya’da Destanağazâde Mustafa Ağa’nın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Babasını daha küçük bir yaşta iken kaybetmişti. Annesi de oğlunun tahsîlini düşünerek onu pâyitahta, yani İstanbul’a göndermiştir.
Burada Fâtih Başkurşunlu Medresesi’nde tedrîse başladı. Aynı zamanda musikî ile iştigal etti. 
Kömürcüzâde Hâfız’dan dînî ve lâ-dînî eserler meşketti.
13 yaşındayken bir cuma namazı esnâsında okuduğu naat2 ile pâdişâhın (II. Mahmud) dikkatini çekti ve Enderûn’a alınması fermân buyruldu.
Üç sene Silâhdâr Gâzi Ahmed Paşazâde Ali Paşa’nın dâiresinde terbiye edildi ve bilgisini arttırması sağlandı. Burada yazı öğrenmeye başladı.
Her bakımdan kâbiliyetli bu delikanlı sonra da Galata Sarayı’na nakledildi ve burada da üç sene öğrenim gördükten sonra Enderûn’a alındı. Uzun zaman ney üfledi ve hânendelik yaptı.
Hamîdiye Evkâfı Kaymakamı Çömez Mustafa Vâsıf Efendi’den sülüs ve nesih, Yesârizâde Mustafa İzzet Efendi’den ta‘lik meşk ederek icâzet aldı.
Mûsikîde hüner sâhibi ve meclislerin aranan hânendesi idi. Fakat asker olup o vâdide ilerlemek istediği için bu hâlden pek hoşnut olduğu söylenemezdi. Nihâyetinde pâdişâhtan hacca gitmek için izin istedi. Bu müsaadeyi alınca pâdişâhın yakınlarından Nakşibendî Şeyhi Kayserili Şeyh Ali Efendi ile beraber Hicaz’a gitti. Burada Nakşibendîliğe girdiği vâkîdir.3
Hicaz’da 7 ay kadar durduktan sonra İstanbul’a döndü. Fakat kendini sırlayarak bir Özbek dervişi kılığında gezmeye başladı. Bir terâvih namazında pâdişâh tarafından sesi tanındı ve hiddetlenmesine sebep verdi. Çünkü pâdişâh kendisinin bizzât himâyesinde bulunan İzzet Efendi’nin bu hareketinden rahatsız oldu. Ona sürgün cezâsı vermesine rağmen etrafındakilerin ricâsı ile bu cezâsını kaldırdı ve tekrar saraydaki saz-sohbet meclislerine devamı emredildi.
Sultan II. Mahmud ölünceye kadar Kazasker Mustafa İzzet Efendi saraya devam etti. Burada devrin ileri gelen mûsikîşinaslarıyla bir arada meşkler yapılır, devletin üst düzey sanat ve marifet erbâbı bu meclislerde toplanırdı.
Sultan Abdülmecîd tahta çıktığı zaman, Mustafa İzzet Efendi pâdişâhtan Eyüb Sultân Camîi hatipliğini istedi. Bu vazîfe kendisine Lâ’li Camii Evkaf Kaymakamlığı ile beraber verildi ve bir Cuma namazı esnâsında verdiği hutbe pâdişâhın iltifâtına mazhar olduğu için “İkinci İmamlığa” terfi etti. (1845)
Muhtelif senelerde Selânik, Mekke, İstanbul Kadılığı ve 1849’da Anadolu Kazaskerliği verildi. O sene baş imam oldu. Akabinde de Rumeli Kazaskerliği pâyesi tevcîh edildi.
Bir sene sonra da şehzâdelerin yazı hocası oldu. Nihâyet Reisü’l-Ulemâ, Nakîbü’l-Eşrâf ve Meclis-i Vükelâ azası olmak derecelerine kadar yükseldi.
1876’da irtihâl-i dârı bekâ eyleyen Kazasker Mustafa İzzet Efendi Tophâne’deki Âsitâne-i Kâdiriyye (Kâdirîhâne) hazîresine defnedildi. Yazı kalitesi bakımından bir şâheser olan mezar taşını ise talebesi Muhsinzâde Abdullah yazmıştır ve ‘min telâmizihî / öğrencilerinden’ diye imzalamıştır.4
Kazasker Mustafa İzzet Efendi birçok yönüyle çok büyük bir şahsiyet olmasına karşın, hattatlığı mukâyese kabul etmeyecekler arasındadır. İslâm tarihinin en büyük hattatlarından biri olan İzzet Efendi, Ayasofya’daki kubbe kitâbeleriyle tarihe damgasını vurmuştur.
Eteklerine bile erişilemeyen bir zirve mâhiyeti gösteren birçok yazı ve kitâbe kaleme almış, birçok eseri de günümüze ulaşmıştır.
Kazasker Mustafa İzzet Efendi bilindiği kadarıyla on bir Kur’ân-ı Kerîm, bir o kadar Delâil, otuzdan fazla En’am, iki yüzden fazla Hilye-i Şerîf, pek çok kıt’a ve murakka yazmıştır.
Eserleri Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi ve Türk-İslâm Sanatları Müzesi başta olmak üzere birçok müzede teşhîr edilmektedir. Birçok özel koleksiyonda da eserleri mevcuttur.
Kazasker’in hiç şüphesiz en mühim asârı talebeleridir. Yetiştirdiği hattatlar devirlerinin devleri olmuşlardır. Muhsinzâde Abdullah Efendi, Derviş Vahdetî, Abdullah Zühtü, Burdurlu Hâfız Osman, Mehmet Hilmi, İlmî Efendi ve Şefîk Beyler bunların en başlıcalarıdır.
Özellikle Şefik Bey çok büyük bir hattattır.
Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin musikîşinaslığı ile alâkalı yukarıda birçok değinide bulunduk. Fakat şunu da söylemeden geçmemek lâzım ki İzzet Efendi aynı zamanda önemli bir bestekârdır. Elimizde bulunan eserleri bunu ispatlar mâhiyettedir.
Hüzzam makâmında bestelediği durak, Evc, Segâh ve Bestenigâr makâmındaki şarkıları ve Hüzzam yürük semâisi5 bunlardan sadece birkaçıdır.


1. Mühim bir bestekâr ve devrinin ileri gelen mûsikîşinâslarındandır. ‘Aldım Hayâl-i Perçemin’ güfteli Hüzzam Bestesi meşhûrdur.
2. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) için okunan manzûm bestelenmiş fakat serbest formda İcrâ edilen mûsikî eseri.
3. Böyle bir şey vukû bulmuş ise de kabrinin Kâdirihâne Hazîresi’nde olması ve kabir taşı üzerindeki mâlumatlar onun Kâdirî olduğunu göstermektedir. Fakat aynı zamanda Nakşibendîye tarîkatine intisâbı da mezar taşından anlaşılıyor.
4. Hüve’l-Hayyü’l-Kadîm
Nakîbü’l-eşrâf ve Reîsü’l-ulemâ ve’l-hattâtîn
Cenâb-ı Pîr İsmâil-i Rûmî kaddesallâhu sirruhu evlâdından
Ve Muhammed Cân Hazretleri hulefâsından İmâm-ı Evvel-i
Cenâb-ı Tâc-dârî ve dört def’a Rumeli
Sadâreti ve Meclis-i Vâlâ azâlığı menâsıbı
Ve Meclis-i Hâss-ı Vükelâ’ya me’mûr iken ‘âzim-i
Tekye-gâh-ı bekâ olan ser-efrâz-ı erbâb-ı fezâ’il
Ve kemâlâtdan ve Tarîk-i Nakşibendiyye küberâsından
Câmi‘ü’r-riyâsât Es-seyyid El-hâcc Mustafa
İzzet Efendi kuddise sirruhu hazretlerinin kabr-i münevverleridir
5. ‘Kaddin görüp âdem nice dâmânına düşmez’




KAZASKER MUSTAFA İZZET EFENDİ’NİN AYASOFYA’YA DAMGASINI VURAN HAT LEVHALARI

Aslolan yazıydı. Tarih yazıyla başladı. İnsanlığın tarihi yazıyla taçlandı.  Yazı bellekti. Mertebeydi. Candı. Canandı. Yazı aşktı. Kimi zaman Tanrı’nın konuştuğu dil kimi zamanda sevgiliye yazılan aşk cümlecikleriydi.
Avrupa’sı, Mısır’ı, Çin’i yazıyı bilirken biz bilmiyorduk. Geç kalmıştık. Ama bi’çare kalmamıştık.
Gün oldu devran döndü, aradan binlerce yıl geçti ve Osmanlıda yazı doruğa erişti. Adına “Hat” dendi.
İlk olarak Bağdat’ta gelişen hat, Selçuklu da biraz şekillendi Osmanlı’daysa doruğa erişti. Bir iktibasdır, derler ki “Kuran Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.”
Sadece Kuran ya da bilumum dinsel metinler  yazılmadı ki ! Camilerin, çeşmelerin, sarayların, köşklerin, kamu binalarının, mezartaşlarının, kitapların, levhaların, hanların, hamamların birer kimlik belgesi olan kitabeleri hep “Hat” la yazıldı ” Hat” la süslendi.

HAT ve İNSAN

“Hat” ta tıpkı hayat gibi noktayla başlar. Derken noktalar tıpkı hayatın büyüyüp çocuklaşması gibi kelime oluverirler. Kelimelerse biraz büyünce cümle oluverirler. Tıpkı olgunluğa erişen bir insan gibi…
Vav’da böyledir mesela. Hayat gibi, insan gibidir. Çünkü Vav’ın insan gibi bir alnı, tepesi, gözü, gıdığı, çenesi vardır. Başını kucağına gömmesi vardır. İnsanın anne rahmindeki duruşuna benzer. Bu kadar insanidir “Hat”.
HAT SANATINDA BİR EKOL SAHİBİ OLAN KAZASKER MUSTAFA İZZET EFENDİ
Kazasker Mustafa İzzet Efendi, 1801’de Kastamonu’nun Tosya kasabasında İzzet adıyla doğdu. Artık İzzet adını anası verdi yoksa babası mı belli değil. Belli olan şu: İzzet daha 3-5 yaşındayken babasını kaybetti ve annesi onu tahsil görmesi için İstanbul’a, Fatih’te bulunan Başkurşunlu Medresesi’ne gönderdi.
1814 yılının bir Cuma günü Eminönü’nde bulunan Hidayet Cami’nde Nat-ı Şerif okurken kaderi birden değişti İzzet’in. Çünkü camiden içeri Sultan 2. Mahmut girmişti ve henüz 13 yaşında olan bu delikanlının sesini çok beğenmişti. Emretti, bu delikanlı Topkapı Sarayı’na Enderun’a Hümayuna alınsın dedi. Ve o anadan itibaren İzzet’in kaderi değişti. İzzet  artık sıradan biri olmayacaktı. Devlet kademelerinde en üst konumları zorlayan bir bürokrat, hatta sanatçı olacaktı.
İzzet Enderun-u Hümayun’dayken ( Saray okulu) musiki dersleri aldı. İyi derecede ney çalmasını öğrendi. Dönemin en iyi hat üstatlarından olan Yesarizade Mustafa İzzet’ten hat dersleri aldı.
Aradan onlarca yıl geçti, 1849 yılında Padişah Abdülmecit’in başimamlığına getirildi. Sonrasında Osmanlı’nın Selanik, Mekke, İstanbul gibi önemli vilayetlerinde kadılık yaptı. Kadılık görevlerinden sonra da  Şeyhülislamlığın bir alt makamı olan Rumeli Kazaskeri oldu.
Kazasker Mustafa İzzet tahmin edebileceğiniz gibi, Mustafa adını hat hocası Yesarizade Mustafa İzzet’ten, Kazasker adını da Rumeli Kazaskerliği’nden aldı.
Kazasker Mustafa İzzet evet iyi bir bürokrattı, evet iyi bir musikişinastı, evet iyi bir neyzendi ama onun esas ustalığı  hattatlıktaydı. Çünkü hat sanatında kendine ait bir ekol oluşturabilen az sayıda hattattan biriydi. Bugün Kazasaker Mustafa İzzet deyince akla ilk gelen şey Ayasofya’da bulunan ve devasa ölçülere sahip olan 8 adet hat levhasıdır.

AYASOFYA’YA DAMGASINI VURAN HAT LEVHALARI

Ayasofya′ya girdiğinizde sizi etkileyecek onlarca şey vardır ama ikisi derinden  etkiler. Biri, sonsuzluk hissi veren kubbesidir  diğeri de bu sonsuzluğa yakışan devasa hat  levhalarıdır.
Allah, Muhammed, Hasan, Hüseyin ve ilk dört halifenin adlarının Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından 1849’da celi sülüs hat tekniğiyle yazıldığı bu levhalar İslam dünyasının en büyük hat levhaları olmakla ünlüdür. Boyu 7,5 metre olan bu levhaların, harf kalınlığı  35 santimetredir. Usta, levhaları kenevirden oluşturulmuş yeşil zemin üzerine altın yaldız ile yazdığından  Ayasofya Cami’ye asıldığı tarih olan 1849’dan günümüze aynı parlaklığını korur.

KADER

1934 yılında Ayasofya Cami müzeye çevrilince Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin bu levhaları Sultanahmet Cami’ye asılmak için bulundukları  yerlerden indirilir. Ama levhalar Ayasofya’nın en büyük kapısı olan imparatorluk kapısından çıkarılamaz. Çünkü bu levhalar, Ayasofya’nın en büyük kapısından daha büyüktür. Levhaların çıkarılamayacağı anlaşılınca 1949’da yeniden yerlerine asılır.

BİR SORU

Kazasker Mustafa İzzet Efendi bu kadarını düşünmüş müdür? Yani “ne olur ne olmaz yarın Ayasofya Cami’yi cami olmaktan çıkarırlar, ben şu levhaları en büyük kapıdan daha büyük yapayım da kimse bu levhaları buradan çıkaramasın” diye içinden geçirmiş midir?



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder