30 Mayıs 2014 Cuma

ŞA'BÂN AYININ FAZÎLETİ



Hadîs-i Şerîf:
 "Bir sahabî Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.)gelip, 'Yâ Resûlallah! Ben Kulhüvâllahü ehad sûresini okumayı seviyorum,' dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de 'ona olan sevgin, seni cennete götürür.' buyurdular.
(Hadîs-i Şerîf, Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr)
Hicrî:30 Recep 1435   •Fazilet Takvim

ŞA'BÂN AYININ FAZÎLETİ


Hz. Aişe (r.anha) validemiz buyurdular ki:
"...Ben Resûlullah'ın Ramazan ayından başka hiçbir ayın tamamında oruç tuttuğunu ve başka hiçbir ayda Şa'bân ayında tuttuğu oruçtan daha çok oruç tuttuğunu görmedim."
Resûlullah (s.a.v.) Hz. Aişe'ye (r.anhâ) "Şa'bân ayındaki oruç bana en sevimli olandır."
"Yâ Aişe! O öyle bir aydır ki, sene içinde rûhu kabz olunacakların (öleceklerin) isimleri ölüm meleğine verilir. Ben de ismimin, ben oruçlu iken verilmesini isterim."
Ümmü Seleme (r.anhâ) vâlidemiz:
"Resûlullah (s.a.v.), Ramazan ayından sonra hiçbir ayda Şa'bân ayındaki kadar oruç tutmamıştır." buyurdular.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:
"Receb, Allâhü Teâlâ'nın ayı; Şa'bân benim ayım; Ramazan, ümmetimin ayıdır. Şa'bân günahlara keffâret (mağfiretine sebep) olan aydır, Ramazan ise günahları temizleyen aydır."
Bu ay, hayır kapılarının açılacağı, bereketin indirileceği, hataların terk edileceği, günahların bağışlanacağı ve yaratılmışların en hayırlısı olan Resûlullah'a (s.a.v.) çokça salâvâtın getirileceği bir aydır.
Böyle olunca, müminlerin bu ayda gafletten uyanmaları, geçmişte işledikleri günahlardan dolayı tevbe edip temizlenerek Ramazan ayına hazırlanmaları gerekir.
Bu ayda Allâh'a yalvarıp yakarmalı, ayın sahibi olan Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) vesîle kılarak Allâh'a yaklaşmaya çalışmalıdır. Bunları sonra yaparım diyerek tehir etmemeli, geciktirmemelidir. Zirâ dünya üç günden ibârettir. Biri, dündür, geçmiştir; ibret alınacak gündür. Diğeri bugündür, amel etme günüdür; ganimettir. Diğeri de, yarındır ki, emeldir; tehlikelidir. Yarına çıkıp çıkamayacağını bilemezsin. Aylar da böyledir. Receb geçmiştir, tekrar dönmez. Ramazan gelecektir, fakat ona kavuşup kavuşamayacağını bilemezsin.
Şa'bân ise iki ay arasında bir vâsıtadır. O ayda ibâdetle meşgul olmayı ganimet bilmek îcâb eder.
Hicrî:30 Recep 1435   •Fazilet Takvim



29 Mayıs 2014 Perşembe

İSTANBUL'UN FETHİ



Hadîs-i Şerîf:
 "Kostantîniyye (İstanbul) elbette fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan; o asker ne güzel askerdir!" 
(Hadîs-i Şerîf, Müsned-i Ahmed bin Hanbel)
Hicrî:29 Recep 1435   •Fazilet Takvim

İSTANBUL'UN FETHİ

Sultân Mehmed Han, tahta geçtiğinde en büyük iş olarak İstanbul'un fethini görüyordu. Onun için hiçbir tedbiri geri bırakmayıp her türlü hazırlığa girişti.

İstanbul o tarihlerde dünyanın en büyük ve kalabalık şehirlerinden biri olup kalesi ise hepsinden sağlam idi. Zira üç tarafında deniz; karadaki batı tarafında ise üç sur bulunup her bir surun arasında deniz suyu hendekleri var idi. Her bir hendek arasında müstahkem müdafaa mevkileri bulunmaktaydı.
Sultan önce Bizans kralından bir sığır derisi mikdarında yer vermesini istedi. (1452) O bunu pek az görüp, "Bunu ne yapacaklar", deyip verdi.
Sultan hemen birçok bina ustası ve zanâatkâr hazırladı ve Anadolu Hisarının tam karşısında boğazın en dar yerine sevketti. Orada sığır derisini incecik şerit şeklinde kesip yere yaydılar. Kapladığı sahaya pek sağlam ve gâyet yüksek bir hisar inşâ ettiler ki buna Rumelihisârı dendi. Buraya toplar yerleştirdi. Böylece boğazın iki yakası tutulmuş ve Karadeniz'den İstanbul'a her türlü geçiş kontrol altına alınmış oldu.
Sonra Edirne'ye geçti. Beşer imkânı ile yapılması mümkün olan her türlü harb aletini ve askerini hazır ettikten sonra derya gibi askeriyle İstanbul üzerine yürüdü. Elli bir gün deniz ve kara tarafında pek şiddetli harb oldu. Gemiler karadan yürüdü. 
Nihayet Akşemseddîn'in duası ve evliyânın imdâdı ile şehir Müslümanlar eline geçti. O gün bütün islâm aleminde umûmî bir bayram oldu. Kâhire'de ve diğer İslâm beldelerinde şenlikler yapıldı. (Târîh-i Selâtîn-i Âl-i Osmân, Karamânî)
Hicrî:29 Recep 1435   •Fazilet Takvim




27 Mayıs 2014 Salı

İSTANBUL'DA PARASIZ KALMAK...



Hadîs-i Şerîf:
 "Kulun günâhları çoğalıp bunlara keffâret olacak ameli de bulunmadığı zaman, Allâhü Teâlâ günâhlarına keffâret olması için ona hüzün ve keder verir.
(Hadîs-i Şerîf, Müsned-i Ahmed bin Hanbel)
Hicrî:28 Recep 1435   •Fazilet Takvim

İSTANBUL'DA PARASIZ KALMAK...


Ahmed Cevdet Paşa'nın kızı Fatma Aliye Hanım, babasının medresedeki ilk yıllarına ait bir hatırasını şöyle anlatıyor:
"Babam İstanbul'a yeni geldiği senelerde medrese hayatında sıkıntılı bir gününü anlatmıştı ki onu nakletmeden geçemeyeceğim! O ana kadar hiç para yoksulluğu görmemişti. Babası muntazaman onu pekiyi geçindirecek parayı gönderiyordu. Bir sene pek ziyade kış olup Lofça'dan bir hayli zaman posta getiren tatar çıkmamıştı. Öyle bir gün geldi ki yemeğini pişirip hizmetine bakan talebeye o günkü yemek tedarikine mahsus olan parayı vermeden savuşmuş, bu da kendisine pek güç gelmişti.
Fatih Camii'ne girince sağ tarafa gelen mihrabın yan tarafına oturmuş, akşama medrese odasına nasıl gideceğini düşünüyordu. Zira yemeğini tedarik edemediği talebeden sıkılıyordu. Hocalarından ve arkadaşlarından ödünç para almak zihninden geçtiği halde o zamana kadar kimseden bir şey istememiş, kimseye minnet etmemiş olduğu için bunu yapamayacağını anlıyordu. Açlıktan ölmeye, lâkin hiçbir kimseden bir şey istememeye karar vermiş, elem ve kedere boğulmuş, gam ve ümitsizlik çehresini sarmış olduğu halde babasının dostlarından olup İstanbul'da bulunan Lofçalı bir zat karşısına geldi. İşte bu fırsattı. O zat kendisine babasından para geleceğini bilirdi. Fakat -mümkün değil- ondan da isteyemedi. İstemek! Yapmadığı ve yapamayacağı bir şeydi!...
Lakin o zat biraz konuştuktan sonra 'Memleketten posta gelmedi. Senin harçlığın kalmamıştır. Ben senin babandan alırım. Şimdilik bunu vereyim de birkaç gün daha posta gelmezse daha veririm!' diyerek onun önüne altı (altın) lira koydu. Üç gün sonra da posta, üç aylık harclığını birden getirdiğinden Ahmed Efendi medresede kazanlarla etli pilav ve helva yaptırtarak bütün medrese halkına ziyafet çekti.
O günkü hal ona o kadar tesir etmişti ki İstanbul'da bulunduğu zamanlarda her Ramazan­ı Şerifte bir gün Fatih Cami-i Şerifi'ne gidip kendisinin o kederi geçirdiği tarafta ne kadar fakir talebe görürse onlara altı lira kadar parayı dağıtırdı."
Hicrî:28 Recep 1435   •Fazilet Takvim




26 Mayıs 2014 Pazartesi

EFENDİMİZİN BİR MÛCİZESİ



  Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: 
"Size bir müsafir geldiği zaman ona ikramda bulununuz."
(Hadîs-i Şerîf, Kenzü 'l-Ummâl)
Hicrî:27 Recep 1435   •Fazilet Takvim

PEYGAMBER EFENDİMİZİN BİR MÛCİZESİ


Ashab-ı Kiram'dan Halid Huzâî'nin (r.a.) kızı olan Ümmü Mâbed'in (r.anhâ) ismi Atike bint-i Hâlid'dir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Medîne-i Münevvere'ye hicreti sırasında Hz. Ebu Bekir (r.a.), azadlısı Amir bin Füheyre ve rehberleri Abdullah bin Uraykıt ile birlikte Kudeyd denilen yerde bir çadıra uğramışlardı.
İşte o çadır Ümmü Mâbed'in (r.anhâ) çadırı idi. Satın almak için et ve hurma istediler. Gayet zayıf bir dişi koyunundan başka verebileceği bir şey yoktu. Sütü ve yağı olmak şöyle dursun zayışıktan sürüye katılıp meraya gitmeye mecali olmadığından çadırın bir kenarında kal­mıştı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.); "Sağmama izin verir misin?" buyurdu.
Eğer süt bulabilirsen sağ, dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), mübarek elleriyle koyunun memesini meshetti, Allâhü Teâlâ'ya dua edip, besmele ile sağdılar. Sütten kendisi ve arkadaşları içtiler. O kadar çok süt sağdı ki bütün kaplar doldu.
Ümmü Mâbed (r.anhâ) "Bu koyun Hz. Ömer'in halifeliğinde meydana gelen kuraklık zamanına kadar yaşadı. Yeryüzünde hayvanlar yiyecek bir şey bulamazken biz onu sabah akşam sağardık." demiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) oradan ayrıldıktan sonra kocası gelip çadırda, ummadığı halde pekçok sütü görünce; "Ey Ümmü Mâbed! Koyunlar uzak merada, hiçbirisi de hamile değil, burada sağılır hayvan da yok. Bu ne haldir?" diye sorunca Ümmü Mâbed (r.anhâ) olanları anlattı. "Aman, bu zatı bana tarif et" deyince Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) şemailini kocasına anlattı. Kocası, Ümmü Mâbed'den (r.anhâ) Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) şemailini ve güzel sıfatlarını işitince:
"Vallâhi, bu zat Kureyş kabilesinde zuhur eden zattır. Eğer görmüş olsaydım ona tâbi olurdum." dedi.
Daha sonraları her ikisi de İslâm'ı kabul ederek sahabilik şerefini kazanmışlardır.
Hicrî:27 Recep 1435   •Fazilet Takvim




25 Mayıs 2014 Pazar

İSRÂ VE Mİ'RÂC MÛCİZESİ



سُبْحَانَ الَّذٖى اَسْرٰى بِعَبْدِهٖ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا
"Kulunu bir gece Mescid-i Harâm'dan o çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya -ona âyetlerimizden gösterelim diye- yürüten o Sübhân (Allah)'ı (bütün noksan sıfatlardan) tenzîh ederim..." 
(İsrâ Sûresi, âyet 1)
Hicrî:26 Recep 1435   •Fazilet Takvim

İSRÂ VE Mİ'RÂC MÛCİZESİ


Peygamberimiz (s.a.v), Hicret'ten bir buçuk sene evvel Receb ayının 27. gecesi Burak ile Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürüldükten sonra sahradan semâya çıkarıldı. Semâ katlarının her birinde peygamberlerden biriyle görüştü. Nice melekler gördü. Cennet ve Cehennemi müşâhede etti, gördü. Sidre-i Müntehâ'yı geçti, Allâhü Teâlâ'nın melekûtundan birçok acâyibât gösterildi. Beş vakit namaz emriyle aynı gece geri döndü. Sabah mescide çıkıp Kureyş'e haber verdi. Şaşkınlık ve inkârdan kimi el çırpıyor, kimi elini başına koyuyordu. iman etmiş olanlardan bâzıları, dinden döndüler. İçlerinden bir kısmı Hz. Ebû Bekr'e (r.a.) koştular:
"Eğer bunu o söylediyse şüphesiz doğrudur." dedi. "Onu, bunda da mı tasdik ediyorsun?" dediler. "Ben onu bundan daha ötesinde -yani peygamberliğini- tasdik ediyorum!" dedi. Bunun üzerine "Sıddîk" diye isimlendirildi. Kureyşlilerden Mescid-i Aksâ'yı bilenler Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) onunla alâkalı suâller sordular, târifini istediler. Allâhü Teâlâ Mescid-i Aksâ'yı Resûlullâh'a gösterdi, ona bakıp târif ediyordu. Müşrikler, "Târifinde doğru söyledi." dediler. Sonra da "Haydi bakalım, bizim kervanı haber ver. O, bizce daha mühimdir. Onlardan bir şeye rast geldin mi?" dediler. "Evet, filanların kervanına rast geldim, Revha'da idi. Bir deve yitirmişler, arıyorlardı. Yüklerinde bir su kırbası vardı. Susadım, onu alıp su içtim ve yine yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım, kırbada suyu bulmuşlar mı?" buyurdu. "Bu da diğer bir delildir." dediler. Sonra sayılarını, yüklerini, şekillerini sordular. Bu defa da Resûlullâh'a (s.a.v.) kervan gösteriliverdi ve sorduklarının hepsini haber verdi: "İçlerinde falan ve filân, önde karamtık beyaz bir deve üzerinde dikilmiş iki büyük çuval olduğu halde filân gün güneşin doğuşuyla beraber gelirler." buyurdu. "Bu da diğer bir delildir." dediler.
O gün hızla tepeye doğru çıktılar. Güneş ne zaman doğacak da onu yalancı çıkaracağız diye bakıyorlardı. Derken içlerinden birisi "Güneş doğdu." diye haykırdı, diğer birisi de "İşte kervan geliyor, önünde karamtık beyaz deve ve içlerinde falan ve filân da var, tıpkı dediği gibi." dedi.
Böyle iken yine îmân etmediler de "Bu apaçık bir sihirdir." dediler.
Hicrî:26 Recep 1435   •Fazilet Takvim



23 Mayıs 2014 Cuma

RESÛLULLÂH EFENDİMİZ'İN MİRAC'DA MÜNÂCÂTI



Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular:
 "Muhakkak namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir."
(Taberânî, el-Mu 'cemü 'l-Kebîr)
Hicrî:24 Recep 1435   •Fazilet Takvim

RESÛLULLÂH EFENDİMİZ'İN MİRAC'DA MÜNÂCÂTI


Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) miracından haber verip buyurdular ki: "Cenâb-ı Hakk'a niyâz eyledim ki:
Yâ Rabbi bu gece senden babam Abdullâh, annem Amine'yi istemiyorum, velâkin senden ümmetimin âsîlerinin tevbelerini kabûl etmeni ve onları azâbından emîn kılmanı istiyorum." Allâhü Teâlâ buyurdu ki:
"Yâ Muhammed! Ruh bedende oldukça tevbe kapısı açıktır." "Yâ Rabbi, onlar için daha fazlasını istiyorum." "Saâdetle müjdelerim ki yâ Muhammed! Ümmetinin ihlâs ile kıldıkları teheccüdleri ve namazlarındaki rükû ve secdelerini onlara mirac kıldım."
"Yâ Rabbi, ümmetim için bundan ziyâdesini isterim."
"Saâdetle müjdelerim ki yâ Muhammed! Ümmetinden her kim oruca devam eder, fakirlere yedirir ve selâmı yayarsa, insanlar uykuda iken gece namaz kılarsa selâmetle cennetime girer."
"Yâ Rabbi, ümmetim için daha ziyâde lütuf ve ihsân isterim."
"Saâdetle müjdelerim ki yâ Muhammed! Kim Ramazan orucunu tutar ve Şevval ayından da altı gün oruç tutarsa bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur." buyuruldu.
"Yâ Rabbi! Ümmetim için bundan ziyâdesini isterim."
"Saâdetle müjdelerim ki yâ Muhammed! Ümmetinden yatsı ve sabah namazlarını cemâatle kılan kimseyi sıddîklardan yazarım."
"Yâ Rabbi, bütün ümmetim için daha ziyâde ihsân isterim."
"Onların hepsini rahmetimden nasiplendiririm.
Ey himmeti yüce peygamber! Ümmetin hakkında merhametin ne çoktur. Öyle ise onlara ümîd verecek olan "De ki: Ey nefisleri aleyhine israf etmiş kullarım! Allâh'ın rahmetinden ümidi kesmeyin, çünkü Allâh bütün günahları mağrifet buyurur; bağışlar, şübhesiz ki o öyle Gafûr öyle Rahîm o." (Zümer Sûresi, âyet 53) emrimi duyur. Bundan başka kıyâmet gününde de şefâat senindir."
Hicrî:24 Recep 1435   •Fazilet Takvim



22 Mayıs 2014 Perşembe

YALAN ÎMÂNA ZIDDIR”



Hadîs-i Şerîf:
 "İnsanları güldürmek için konuşup da yalan söyleyene yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun." 
(Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Ebû Dâvûd)
Hicrî:23 Recep 1435   •Fazilet Takvim

“YALAN ÎMÂNA ZIDDIR”


Bilinmelidir ki yalancı hiçbir zaman rezillikten kurtulamaz. Her ne kadar yüksek makam sahibi de olsa insanlar nezdinde hakir ve küçük olur, halk kendilerinden nefret eder.
Zira her ne söylese ve va'd etse, itimat olunmaz. Böyle kimselere bir musibet gelse, acınıp merhamet edilmez, bazı sözlerinde doğru söyleseler bile itimad edilmez.
Cenâb-ı Hakk (azze ve celle), Nahl sûresinin, 105. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurur (meâlen): "Yalanı, ancak Allâh'ın âyetlerine inanmayanlar uydurur, iftira ederler. Ve yalancı ancak onlardır." Hadîs-i şerîfte: "Sizi yalan söylemekten sakındırır, men ederim!. Çünkü yalan imana zıddır." buyrulmuştur.
Yalan söylemek haramdır. Yalancı bir insan itimada lâyık değildir. Yalancılık yüzünden birçok haklar zayi olur, birçok facialar meydana gelebilir.
Şu kadar var ki, bazı sözler yalan suretinde olursa da kimseye zararı dokunmayıp aksine fenalığın önünü almaya hizmet eder. Meselâ: Kendisini takip eden bir caniden kaçıp saklanan masum bir kimsenin yerini bir şahsın bildiği halde bilmiyorum demesi gibi. Böyle sözler, yalan hükmünde değildir. Nitekim: "Maslahata yarayan bir yalan, fitne koparan bir doğru sözden iyidir." denilmiştir. Velhasıl bir zaruret olmadıkça ve başkasına haksız yere zarar vermekten uzak olmadıkça yalan söyleyen şahıs kendisini mes'uliyetten kurtaramaz.
Ömer bin Abdülaziz (rh.), bazı idarecilerine ve hâkimlere şöyle yazmıştır: "Tedbire ve çareye muhtaç olduğunuz işlerde -sakın ha- yalancı kimselerden yardım istemeyiniz! Yalancılara tabi olursanız muhakkak helak olursunuz." Yalan hakkında âlimlerin sözleri: "Yalan, mürüvvetin yokluğundan ve hayanın azalmasından meydana gelir."
"Bir insan yalanı ancak, ihanetinden, alçaklığından veya edepsizliğinden söyler; başka türlü söylemez."
Hicrî:23 Recep 1435   •Fazilet Takvim