13 Nisan 2014 Pazar

SİRKE BALI, KÖTÜ AHLÂK AMELLERİ BOZAR"



Hadîs-i Şerîf:
 "Allâhü Teâlâ'ya en sevimsiz olanınız, koğuculuk yapanlar, kardeşler arasını ayıranlar, masum kimsenin suçunu, aybını arayanlardır." 
(Hadîs-i Şerîf, Kenzü'l-Ummâl)
Hicrî:13 Cemâziyelâhir 1435   •Fazilet Takvim

"SİRKE BALI, KÖTÜ AHLÂK AMELLERİ BOZAR"

Kur'ân-ı Kerîm'de bazı kötü huylar sayılmış ve Resûlullâh Efendimize (s.a.v.) böyle kimselere, itaat etmemesi emredilmiştir. Bu âyet-i kerîmeler şöyle tefsir edilmiştir: "(Şunlara da) itaat etme:
Çok yemîn eder, yemin etmeye alışmış, eğriye doğruya yemin eder durur.
Alçak; süşî düşünür, kendi kendini küçük düşürür, yalancı, değersiz, her kaba dökülür, her fenalığa sürüklenir,
Gammâz, koğuculukla gezer (şunu bunu ayıplar, kötüler, gıybet eder, iğneler)
Hayra mâni olan (hiçbir hayra yaramaz, son derece cimri olduğu gibi başkalarının yapacağı hayra da mani olur, hayır düşmanıdır.), Mütecâviz (haddini aşkın, hakkına razı olmaz, zulümkâr) ve vebal yüklü (günahtan vebalden çekinmez),
Zobu (kaba, saygısız, zorba, obur, bulduğunu çarpar yer, çirkin söyler, gaddar),
(Ve bütün bu fena huyların arkasından) nesebi takma, uydurma yahut fenalıkla mimli, şirret damgalı, dalkavuk." (Kalem sûresi, âyet 10-13)

 Evliyâdan Fudayl bin Iyâz (k.s.) ölümü yaklaşan bir talebesinin başucuna oturup Yâsîn sûresini okumaya başladı. Talebe "Ey üstad, okuma" dedi. O da sustu. Sonra kelime-i tevhîdi telkîn etti, onu da söyleyemedi ve öldü. Hz. Fudayl evine girip kırk gün çıkmadı ve ağladı. Rüyasında talebesinin cehenneme atıldığını gördü ve: "Allâh senden ilmi neden söküp aldı da böyle oldun?" diye sordu. "Üç şeyden dolayı, dedi.
 Birincisi, nemîme (koğuculuk) peşinde koşardım. Bir de sana ne söylüyorsam, arkadaşlarıma aksini söylerdim.
İkincisi haset sebebiyledir; arkadaşlarıma çok haset ederdim.
Üçüncüsü de benim bir hastalığım vardı. Senede bir kadeh şarap içmemi, içmezsem hastalığın devam edeceğini söylediler, ben de içtim."
Hicrî:13 Cemâziyelâhir 1435   •Fazilet Takvim



12 Nisan 2014 Cumartesi

HAZRET-İ PEYGAMBERİN (S.A.V.) ELÇİLERİ



يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰى اَوْلِيَاءَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْ
"Ey imân edenler! Yahûd(îler) ile Nasârâ'yı (Hıristiyanları) dost tutmayınız. Onların bazıları bazılarının dostudur. Ve sizden her kim onları dost edinirse muhakkak o da onlardandır..." 
(Mâide Sûresi, âyet 51)
Hicrî:12 Cemâziyelâhir 1435   •Fazilet Takvim

HAZRET-İ PEYGAMBERİN (S.A.V.) ELÇİLERİ


Resûlullâh (s.a.v.) henüz fetihler başlamadan Hz. Bilâl hakkında "Habeşistan'ın ilk meyvesi" ve Hz. Suheyb hakkında "Rum'un ilk meyvesi", Hz. Selman-ı Farisî hakkında da "İran'ın ilk meyvesi" buyurarak İslamiyet'in bütün cihana yayılacağını işâret etmişlerdi. Hudeybiye'den döndükten sonra bütün insanlığa ve cinlere gönderilmiş olan Hâtemü'l-Enbiyâ hazretleri tarafından İslâm dînine dâvet için etrâftaki meliklere gönderilmek üzere hicretin yedinci senesi Muharrem ayında "Muhammedün Resûlullah" mühürlü altı mektup yazıldı.
Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.), elçiliğe göndereceği Ashabına: "Sabahleyin hepiniz yanıma erken gelin" diye tenbih etmişti. Mutadları üzere sabah namazından sonra Resûlullâh namaz kıldığı yerde tesbih ve dua ile meşgul oldu. Sonra o elçilere gidecekleri yerleri beyân etti ve şöyle buyurdu:
"Allâh'ın kulları ile olan işlerinizde dürüst olun. Çünkü işlerinde ve emanetlerinde doğruluk göstermeyenlere Allâhü Teâlâ cennet kapısını kapalı bulundurur. Haydi gidin! Meryem'in oğlu isa'nın havarileri gibi olmayın. Çünkü onlar yalnız yakında bulunanlara gittiler ve uzak- takileri ihmal ettiler."
Elçiler gittikleri milletin dillerini bilenlerden seçilmişti. Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) "Bu husus Cenâb-ı Hakk'a karşı yapmakla mükellef olduğumuz vazifelerin büyüklerindendir" buyurmuşlardı. Bizans İmparatoru Heraklius'a, İran hükümdarına, Yemen ve Mısır valilerine yazılan mektupları şu meâldedir:
"Bismillah... Rûm Kayseri'ne; selâm hidayete tâbî olanlar üzerine olsun. Vacib olanın ifasından sonra...
Sizleri İslâm'a çağırıyorum. Kabul edin. Cenâb-ı Hak sizi iki cihetle mükâfata kavuşturur. Sizler İslâmiyetin teklifinden yüz çevirirseniz ahâlinizin bütün günahları üstünüzde kalır.
Ey Ehl-i kitap!.. Sizin ve bizim için en doğru olan dine geliniz. O da şudur: Yalnız Allâh'a iman etmek, Ona başkasını şerik (ortak) koşmamak.
Ey Ehl-i kitap! Sakın imtina
Hicrî:12 Cemâziyelâhir 1435   •Fazilet Takvim




11 Nisan 2014 Cuma

ŞEYHÜLİSLAM ARİF HİKMET BEY



Hadîs-i Şerîf:
Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular
:"Kardeşinin yüzüne tebessüm etmen senin için sadakadır."
(Hadîs-i Şerîf, S. Tirmizî)
Hicrî:11 Cemâziyelâhir 1435   •Fazilet Takvim

ŞEYHÜLİSLAM ARİF HİKMET BEY


Sultan Üçüncü Selim zamanı kazaskerlerinden İbrahim İsmet Beyin oğlu Arif Hikmet Bey 1786'da İstanbul'da doğdu. Tahsilini tamamladıktan sonra bulunduğu vazifelerden bazıları şunlardır: Kudüs, Mısır, Medine ve İstanbul kadılığı. 1833'te Anadolu, 1838'de Rumeli kazaskerliğine yükseldi.
Mekkizade Mustafa Efendinin yerine yüz beşinci Osmanlı şeyhülislamı oldu (1846). Vazifesini adalet ve hakkaniyetle yerine getirdikten sonra 1854'te Şeyhülislamlıktan ayrıldı. Evine çekilerek ibadet ve ilmî mütalaalarla meşgul iken, 1859'da vefat etti. Kabri, Üsküdar'da Nuhkuyusu caddesinde Baba Kartal Camii haziresindedir.
Arif Hikmet, zamanın büyük âlimlerindendi. Herkes tarafından sevilip sayılırdı. Hatta Sultan Abdülmecid Han onu Şeyhülislamlığa getirdiği zaman, hakkında Sadrazama şöyle yazmıştı: "İnsanlıktaki faziletini ve iyi huylarını, kısaca olgunluğunu herkesin bildiği, Arif Hikmet Efendi... "
Arapça ve Farsçaya vâkıftı. 1851'de Türk dilinin geliştirilmesi için kurulan Encümen-i Daniş'e üye olmuştu. 5000-7000 ciltlik bir kütüphaneyi Medine'de vakfetmiştir.

İstanbul'da bulunan ve her sene Ramazan ayında ziyarete açılan
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) mübarek Hırka-i şerifini muhafaza eden mendilin üzerindeki kıta ona aittir:

Hırka-i Hazret-i Fahr-i Rusül'e
Atlas-ı çarh olamaz pây-endâz

Yüz sürüp zeyline takbil ederek
Kıl Şefî'-i ümeme arz-ı niyaz

Manası:
 Gözyüzü atlası Peygamber Efendimiz'in hırkasının ayak altına serilecek bir halısı (bile) olamaz.
Onun eteğini öpüp yüz sürerek Peygamber efendimize halini arz et ve O'nun şefaatini dile.

Eserleri: Divan-ı Eş'ar, Mecmuatü't-Terâcim, Zeyl-i Keşfu'z-Zunûn, Tezkire-i Şuarâ, El-Ahkamü'l-Meriyye fil-Araziyyi'l-Emiriyye, Hulasatü'l-Makâlât fi Mecâlisi'l-Mükalemat, Tezkire-i Arif Hikmet.
Hicrî:11 Cemâziyelâhir 1435   •Fazilet Takvim



10 Nisan 2014 Perşembe

ŞÂİR NÂBİ MERHUMUN GÖZÜ İLE HALİFE



Hadîs-i Şerîf:
 "En hayırlı arkadaş, Allâhü Teâlâ'yı zikrettiğin zaman sana yardımcı olan, unuttuğun zaman, Allâh'ı hatırlatandır.
(Hadîs-i Şerîf, Kenzü 'l-Ummâl)
Hicrî:10 Cemâziyelâhir 1435   •Fazilet Takvim

ŞÂİR NÂBİ MERHUMUN GÖZÜ İLE HALİFE


Şâir Nâbî merhûm, Şehit Ali Paşa diye bilinen ve sadrazamlık makamına kadar yükselmiş olan Silahtar Ali Ağa'ya padişahın nasıl bilinmesi ve hürmet edilmesi gerektiğini tavsiye ettiği mektûbunda diyor ki:
Baba şefkatinin gerektirdiği tavsiye budur ki; Allâh'ın yeryüzünde gölgesi, yeryüzünün halifesi Efendimizi (Sultan Üçüncü Ahmed Han), aslâ ve aslâ diğer insanlarla kıyas etmeyip, mutlak velî bilip, şerefli hizmetlerinde evliyaya gösterilen edeplere uyasınız. Şeyh Muhyiddin-i Arabî (k.s.) Bulğatü'l-Gavvâs isimli eserinde şöyle der:
"Sultan salih olduğu zaman kutup derecesindedir. Salih değilse ebdâldendir"
Ebdâl, kutubdan bir derece aşağı olan evliyâ olup kırk kişi olurlar. Allâhü Teâlâ'ya hamd olsun, şevketli Efendimiz'in kutub derecesinde mutlak velî olduğunda asla şüphe etmeyiniz. Bu gözle, nurlarla dolu yüzlerinden ve bereketlendiren nefeslerinden feyz almaya çalışınız. Halîfelere "zıllullâh: Allâh'ın gölgesi" denmesi bu sebepledir. Gaflet etmeyiniz!
Allah bilir ve Allah şâhittir, bir eski papuçları elime geçse, gece ve gündüz yüzüme ve gözüme sürüp, ruhaniyetlerinden feyz almaya vesile ederdim. Benim saadetli oğlum!
Bu yazılanlar hakikattir, yalan ve açgözlülükten uzaktır. Allah bilir ve şahit olarak Allah yeter. Sultanlardan ihsan beklemek de ayıp değildir. Ama hâşâ ki yetmiş yaşından sonra dünyâya ait yalancı süsler için yalanın yüz karalığı işlenir mi? Ancak kasdolunan, şevketli Efendimizin kerametlerini anlatmakla, zatınızı ihlaslı davranmaya teşviktir. En doğrusunu Allah bilir.

BEYİT:
İlim ki bir lücce-i bîsâhildür. Anda âlim geçinen cahildür. (Nâbî)
(İlim sahili olmayan bir deryadır. Kendini âlim sanan cahildir.)
Hicrî:10 Cemâziyelâhir 1435   •Fazilet Takvim



ABDULLAH İBN-İ MÜBÂREK (RH.)



 Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular:
 "İnsanların Allâhü Teâlâ'ya en sevimlisi ahlâkı en güzel olandır."
(Sahîh-i îbn-i Hibbân)
Hicrî:9 Cemâziyelâhir 1435   •Fazilet Takvim

ABDULLAH İBN-İ MÜBÂREK (RH.) (736-797)


Abdullah İbn-i Mübârek dört bin âlimden ve bu arada başta İmâm-ı A'zam olmak üzere İmam Malik'ten ve Süfyân-ı Sevrî'den (r. anhüm) ilim almıştır. Birçok büyük âlim ve Ahmed İbn-i Hanbel kendisinden ilim almıştır.
Süfyân-ı Sevrî (ks.) "Keşke bütün ömrüm Abdullah İbn-i Mübârek'in üç gününe denk olsaydı" demiştir.
Fudayl bin lyaz (rh.) da onun hakkında şöyle demiştir; Ka'be'nin sahibine yemin ederim, gözlerim İbnü'l-Mübârek gibisini görmedi. Bir gün halk hadis almak için onun huzuruna gelip; "Ey şarkın âlimi, bize hadis rivayet et." dediler. Süfyan Sevrî de orada idi dedi ki; "Yazık size, şarkın, garbın ve arasındaki yerlerin âlimi (bu zattır) eğer iyi düşünürseniz (bu böyledir)." demiştir.
Hem ilim hem irfan sahibi bu zât nasıl bir babanın evlâdıdır? İşte Abdullah'ın babasının ibretli hikâyesi:
Mübârek Türk asıllı bir köle idi. Günahtan son derece sakınan bir zâttı. Sahibi, Mübârek'i bahçesine bekçi olarak vazîfelendirmişti. Birgün (bahçe sahibi):
"Mübârek, bana bahçeden ekşi bir nar getir" dedi. Mübârek gitti bir nar getirdi. Nar tatlı çıktı. Bahçe sahibi;
"Ben ekşi bir nar getir demedim mi?" diye çıkıştı. Mübârek:
"Ben hangi ağaç tatlı, hangisi ekşi nar veriyor, ne bileyim. Kim tadına bakmışsa o bilir." dedi. Bahçe sahibi:
"Bugüne kadar tadına bakmadın mı?" dedi. Mübârek;
"Bana tadına bakma müsâadesi verilmedi. Benim vazifem ihtiyatla hareket etmek ve bahçeyi korumaktır." dedi.
Bahçe sahibi, onun bu dindarlığından memnun oldu:
"Sen benim meclisimde bulunmaya layık bir zâtsın" dedi ve evlilik çağına erişen kızının kim ile evlenmesinin hayırlı olacağını Mübârek'le istişâre etti. Mübârek dedi ki:
"Câhiliyyet devri Arapları kızlarını hasep ve nesebe göre verirlerdi. Yahûdîler paraya, hıristiyanlar güzelliğe, Müslümanlar ise, dindarlığa bakarlar." dedi.
Mübârek'in fikirleri adamın hoşuna gitti. Kızın annesine; "Bu kızı, dindarlıkta, takvâ ve zühdde, köle olmasına rağmen zamanın öncüsü olan Mübârek'e verelim" dedi. Annesi de râzı oldu. Bu evlilikten Abdullah ibn-i Mübârek dünyaya geldi.
Hicrî:9 Cemâziyelâhir 1435   •Fazilet Takvim



RESÛLULLAH ALEYHİSSELAMIN ÜÇ VAZİFESİ


Hadîs-i Şerîf؟
 "Kendisine bir hadis ulaşıp da onu yalanlayan, şu üç şeyi yalanlamış olur: Allâhü Teâlâ'yı, peygamberini ve o sözü nakledeni.
(Hadîs-i Şerîf, Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr)
Hicrî:8 Cemâziyelâhir 1435   •Fazilet Takvim

RESÛLULLAH ALEYHİSSELAMIN ÜÇ VAZİFESİ


Allâhü Teâlâ, kullarına, Peygamberler aleyhimüsselâm gönderdi ve onlar vâsıtası ile kullarına, saâdete ve felâkete sebeb olan işleri bildirdi.
Peygamberlerin en büyüğü, son peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v.)'dır. Yeryüzündeki dinli dinsiz herkese, her yere, her millete peygamber olarak gönderilmiştir.
Son peygamber Hz. Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem bütün insanların, meleklerin ve cinlerin peygamberidir. Dünyânın her yerinde, herkesin, o yüce Peygambere tâbi' olması, uyması lâzımdır.
Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) üç vazifesi vardı:

Birincisi, Kur'ân-ı Kerîm'in hükümlerini ya'nî îmân edilecek bilgileri ve fıkhın hükümlerini (dinde, yapılması emredilen veya yasaklanan işleri) bütün insanlara tebliğ etmek, bildirmektir.

İkinci vazifesi, Kur'ân-ı azîmüşşânın ma'nevi, (ya'nî Allâhü Teâlâ'nın zâtına ve sıfatlarına âid) ma'rifetleri, yalnız ümmetinin yüksek olanlarının kalblerine akıtmaktır.

Üçüncü vazifesi, ahkâm-ı fıkhıyyeyi; dinin hükümlerini nasihat ile yapmayan Müslümanlara, kuvvet kullanarak yaptırmaktır. Resûlullah'dan sonra (sallallahü aleyhi ve sellem) dört halîfeden her biri (radıyallahü anhüm), bu üç vazifeyi tam yaptılar. Hulefâ-i râşidînden sonra Sahâbe-i kirâm radıyallahü anhüm azaldı, fitneler, bid'atler çoğaldı, İslâmiyyet üç kıt'aya yayıldı, bu üç vazifeyi, bir kişi yapamaz oldu.

Birinci vazifeyi; İmânı ve dinin hükümlerini bildirmek vazifesini, müctehidler; mezhep imamları yaptı.

İkinci vazifeyi, insanları irşad etmek, dinde; itikatta ve amellerde ihlâsa kavuşturmak vazifesini Hz. Ebû Bekr'in (r.a.) veya Hz. Ali'nin (k.v.) yolundaki mürşid-i kâmiller yaptı.

Üçüncü vazifeyi, ya'nî dînin hükümlerini kuvvet ile yaptırmak işini, melikler, sultânlar ve halifeler yaptılar.
Hicrî:8 Cemâziyelâhir 1435   •Fazilet Takvim



8 Nisan 2014 Salı

BEZUAR KEÇİSİ VE SÜTLEĞEN BİTKİSİ




Enteresan..




Bezuar keçisi dimdik, duvar gibi kayalara tırmanabilen bir keçi türüdür. 

Tırnak altlarının pürüzlü olması ve ayaklarının altındaki yumuşak yastıklar bu canlıların çevik hareketlerini kolaylaştırır. 

Ancak bu keçi türünü ilginç kılan asıl nokta sahip oldukları şaşırtıcı kimya bilgileridir. 

İsimleri Farsçada ilaç anlamına gelen bir kelimeden türemiş olan Bezuar keçileri kendi kendilerini tedavi etme konusunda uzmandırlar.

Bezuar keçisini yılan ısırdığında keçi, yüzlerce bitkinin içinden sütleğen bitkisini bulur ve onu yer

çok ilginçtir ki sütleğenin içindeki sıvıda öforbon maddesi vardır ve bu, kana karışınca yılanın zehirini etkisiz hale getirir!!!

Şaşırtıcı olan şey, keçinin günlük otlamalarında bu bitkiyi asla yememesi, sadece yılan ısırdığında yemesidir

bu keçi kendini nasıl tedavi edeceğini nereden bilir? 

Deneme yanılmayla doğru bitkiyi öğrense bunu gelecek kuşaklara nasıl aktarabilir?

Bezuar keçisi, tesadüf diye bir şeyin olmadığına, Allah'ın üstün yaratmasına en önemli delillerden biridir..