3 Kasım 2018 Cumartesi

ÖMERU’L-FÂRUK’UN (R.A.) SALÂBET-İ DÎNİYYESİ



قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّ اللهَ جَعَلَ الْحَقَّ عَلَى لِسَانِ عُمَرَ وَقَلْبِهِ. (ت)
رسول الله  أفندمز  ( صلى الله عليه وسلم )  بويوردولر   :"  محقق الله تعالى حقى ، عمرين لساننه و قلبنه يرلشتردى ."
Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdular: “Muhakkak Allâhü Teâlâ hakkı, Ömer’in lisânına ve kalbine yerleştirdi.” 
(Sünen-i Tirmizî)
Hicrî:   25   Safer   1440  Fazilet Takvimi 

ÖMERU’L-FÂRUK’UN (R.A.) SALÂBET-İ DÎNİYYESİ

İkrime (r. anh) anlattı: Uhud Gazâsı’nda -Müslümanlar Uhud dağına sığınmışlar iken- Ebû Süfyân: “Yüce ol Hübel” deyince Peygamberimiz (s.a.v.), Hazret-i Ömer’e: “Allâhü a‘lâ ve ecel (Allâh en yüce ve en celîldir) diye ona cevap ver” diye emir buyurdular. Ebû Süfyân: Bizim Uzza’mız var, sizin yok, deyince Hazret-i Ömer: “Allah bizim mevlâmızdır, sizin mevlânız yoktur” diye cevap verdi.
Peygamber Efendimizin (s.a.v.), başka bir sahâbînin değil de Hazret-i Ömer’in cevap vermesini emir buyurmasındaki sırlardan bazıları şunlardır:
Ebû Süfyân, Uhud’da Peygamber Efendimizin, Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer’in hayatta olup olmadığını sorduğunda Hazret-i Ömer dayanamayıp: “İşte Resûlullah burada, biz de hayattayız” diye cevap vermişti. Resûlullah Efendimiz, Hazret-i Ömer’in kalbinin Allah uğrunda ve Hakk’a yardım yolunda galeyânını ve bu sebeple sükût etmesi emrine tahammül edemeyeceğini gördüğünden cevap vermesine izin vermiştir.
Ebû Süfyân, ‘Yüce ol Hübel’ dediğinde sahâbeden sadece Hazret-i Ömer sükût etmeye dayanamayıp Peygamberimize onu şikâyet etti. Peygamberimiz de cevaba onu vazîfelendirerek kalbini rahatlattı. Ebû Süfyân o sözü söyleyince, Hazret-i Ömer: Yâ Resûlallâh, Allah düşmanı bak ne söylüyor, dedi. Peygamberimiz de: Ona ‘Allâh a‘lâ ve ecel’ diye seslen buyurdu.
Hazret-i Ömer’in tevhîdin âşikâre i‘lânı hususunda gayret-i dîniyyesi çok yüce idi. Hatta Müslüman olduğu gün, kelime-i tevhîdi okuyarak İslâmını açıkça ilan etmiş, onun için kendisine Hak ile bâtıl arasını ayıran manasına “Fârûk” denilmişti.
Hazret-i Ömer, Ashâb-ı Kirâm’ın en heybetlisi ve en şiddetlisi idi. Din düşmanlarıyla mücâdeleyi sever, Allâh yolunda çektiği eziyetlerden hoşnut olurdu. Kâfirlerle göğüs göğüse mücâdele ederdi. Bu sebeple hicretini dahi açıkça yapmış ve Kureyşlilere: “Ben hicret ediyorum, bana karşı durabilecek, evlâdını yetim, karısını dul bırakacak varsa şu vâdinin aşağısına gelsin” demişti. 
(Müntehabü’l-Müstetâb min-Menâkıb-i Ömer ibni’l-Hattâb)
Hicrî:   25   Safer   1440  Fazilet Takvimi 


2 Kasım 2018 Cuma

BİR ŞEYHİN MÜRÎDİNE NASÎHATİ



قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أُوصِيكَ أَنْ تَسْتَحِيَ مِنَ اللهِ تَعَالَى كَمَا تَسْتَحِي مِنَ الرَّجُلِ الصَّالِحِ مِنْ قَوْمِكَ. (الجامع الصغير)
صنه قومنين إيجرسندكى صالح بر كمسدن حيا أتديكين كبى الله تعالى دان حيا أتمنى تاوصيه أدرم ."
Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdular: “Sana, kavminin içerisindeki sâlih bir kimseden hayâ ettiğin gibi Allâhü Teâlâ’dan hayâ etmeni tavsiye ederim.” 
(Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr)
Hicrî:   24   Safer   1440  Fazilet Takvimi  
 

BİR ŞEYHİN MÜRÎDİNE NASÎHATİ

 
Şeyh Üftâde Efendi (kuddise sirruh) Aziz Mahmud Hüdâî Hazretlerine vasiyetlerinde dedi ki:
“Namaza başladığın zaman kulluğunu yerine getirmek ve namazı hakkıyla tamamlamaktan başka bir şeyi düşünme. Çünkü kulluk tam olduğu zaman her türlü maksat hâsıl olur.
Tevhidden daha faziletli bir şey yoktur. Bu sebeple kul ilk olarak onunla mükellef kılınmıştır.
Kul, kelime-i şehâdet getirdikten sonra evvelâ namaz sonra da oruç ile mükellef kılınır. Çünkü bu iki ibâdette insanın tabîatını düzeltme ve ıslah etme vardır. Bunlardan sonra zekât ile mükellef kılınır. Çünkü zekât nefsi cimrilikten uzaklaştırarak ıslah eder. Bu dördünden sonra hac ibadetiyle mükellef kılınır ki hacda, hem tabiâtı hem de malı sarf ederek nefsi ıslâh vardır. İlk üç îbadet fakir ve zenginler arasında müşterek olduğu için önce zikredildi. Diğer iki ibâdet ile ise fakirler mükellef olmayıp sadece zenginler mükelleftir.”
Sonra buyurdu ki: “(Cennette) zenginlerin evleri mücevherât ile ma’mur olur. Fakirlerin evleri de nur ile ma’mur olur. O zaman bütün zenginler fakir olmayı ümit ederler.” (Tefsîr-i Rûhu’l-Beyân)
 
MUTFAĞIMIZ: … ŞEKERPARE
Malzemeler: 4 su bardağı un, 1 su bardağı pudra şekeri, 1’er çay bardağı irmik ve yoğurt, 2 adet yumurta, 250 gr tereyağı, 1’er paket kabartma tozu ve vanilya.
Şerbet İçin:  4 su bardağı şeker, 5 su bardağı su, yarım limon.
Yapılışı:  Un, ortası açılarak bütün malzemeler içine konulur. Hepsi yoğurulup hamur haline getirilir. Ceviz büyüklüğünde parçalara ayrılır, istenilen şekil verilip tepsiye dizilir. Üstüne yumurta sarısı sürülür. İsteğe bağlı, fındık ve fıstık konulabilir. 180 derece fırında 10-15 dakika pişirilir.
Şerbet: 5 su bardağı (1 litre) su kaynatılarak 4 su bardağı (1 kg) şeker ilave edilir. Yarım limon sıkılarak içine atılır. 15 dakika kaynatılır. Daha sonra fırından çıkarılan sıcak şekerpareye ılık şerbet verilerek soğumaya bırakılır. Soğuk servis yapılır.
Hicrî:   24   Safer   1440  Fazilet Takvimi 



1 Kasım 2018 Perşembe

EMÂNETE RİÂYET ETMEK




قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَا إِيمَانَ لِمَنْ لَا أَمَانَةَ لَهُ وَلَا دِينَ لِمَنْ لَا عَهْدَ لَهُ. (حم)
رسول الله  أفندمز  ( صلى الله عليه وسلم )  بويوردولر   :"  أمانته رعايت أتميه نين إيمانى كامل دكل در . عهدينه وفى كوسترميه نين ده دينى كامل دكل در ."
Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdular: “Emânete riâyet etmeyenin îmânı kâmil değildir. Ahdine vefâ göstermeyenin de dîni kâmil değildir.” 
(Müsned-i Ahmed bin Hanbel)
Hicrî:   23   Safer   1440  Fazilet Takvimi  

EMÂNETE RİÂYET ETMEK

Emânet, insanın emin ve mûtemed olması yani kendine maddî veya manevî her hangi bir şeyin rahatça teslim olunabilir ve arzu edildiği zaman sağlam alınabilir bir halde bulunması manasınadır. Bir de verilmiş olan emânetlerin sahibine iâde ve ulaştırılmasından başka, emânet edilecek şeylerin de ehline ve hak edene verilmesi manasını ifade eder.
Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) “Emânete riâyet, rızkı celbeder. Hıyânet de fakirliğe sebep olur.”  buyurmuşlardır.
Dînimizde emânetlere, yapılan mukâvelelere, verilen sözlere son derece riâyet etmek bir vecîbedir. Cenâb-ı Hak’tan korkan, kâmil bir îmâna sâhip bulunan bir Müslüman, kendisine verilen, emânet bırakılan şeylerin muhâfazası uğrunda elinden gelen gayreti terk etmez. Böyle bir Müslüman yapmış olduğu mukâveleleri, muâhedeleri bir maslahat ve zarûret tahakkuk etmedikçe bozmaz. Çünkü bunun hilâfına hareket, dînimizin mukaddes emirlerine muhâliftir.
Böyle bir muhâlefet ise kâmil îmândan, güzel bir din terbiyesinden mahrûmiyetin bir neticesidir.
Nisâ Sûresi’nin 58. âyet-i celîlesinde -meâlen- “Haberiniz olsun ki Allah size; emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emrediyor...” buyurulmuştur.
Bakınız Allâhü Teâlâ ne güzel va’z ediyor. Emânete riâyet etmek, adâletle hüküm etmek bunlar ne güzel şeylerdir. Ve insanların menfaatinedir. Her halde bu emirleri tutmalı, hıyânet ve zulümden kaçınmalıdır.
“Evet, biz o emâneti göklere, yere ve dağlara arzettik, onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi, o cidden çok zâlim, çok câhil bulunuyor.” meâlindeki Ahzab Sûresi’nin 72. âyet-i celîlesi mûcebince insan Allâhü Teâlâ’nın emânetini taşıyan bir emîni, bir nâibi olmayı üstüne alan yegâne mahlûktur. Bu sayededir ki insanlar da yekdiğerine birçok hak ve emânet verirler. İşte insanlar gerek Allâh’a ve gerek kullara karşı bu emânetlerini ne kadar güzel muhâfaza ederler ve emâneti ne derece yerli yerine koyabilirlerse o nisbette kıymetlerini artırmış bulunurlar.
Hicrî:   23   Safer   1440  Fazilet Takvimi