9 Kasım 2013 Cumartesi

KABİR AZABINDAN KURTARAN BAZI ŞEYLER



Hadîs-i Şerîf:
 “Muhakkak kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.” 
(Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Tirmizî)
Hicrî:6 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim

KABİR AZABINDAN KURTARAN BAZI ŞEYLER


• Cuma günü veya gecesi ölmek kabir azabından korur.
Ebû Ya’lâ’nın Hz. Enes (r.a.) yoluyla rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfte Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:  “Her kim Cuma günü ölürse, kabir azabından korunur.” Hadîs-i şerîfteki kabir azabından kastedilen mana, kabir suali üzerine terettüp eden azaptan korunmaktır. Zira sahih olan görüşe göre peygamberler ve çocuklar hariç herkes kabir sualine çekilecektir.
Bir rivayete göre peygamberler de kabir sualine çekilecektir. Çocukların kabir sualine muhatap olmayacaklarının delili ise ulemanın şu sözleridir: Mümeyyiz de olsa, çocuğa telkin vermek sünnet değildir.
• Ramazan ayında ölmek de kabir azabına manidir. Hatta Ramazan ayı hürmetine diğer aylarda ölen Müslüman’dan da azap kaldırılır.
Hicrî:6 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim



8 Kasım 2013 Cuma

GENÇLİĞİN GELECEK PLANI



GENÇLİĞİN GELECEK PLANI


İş hayatına bu günlerde adım atan gençler, önümüzdeki birkaç yıl içerisinde çalışanların yüzde 70′ini oluşturacak. Sosyal, siyasî, iktisadı ve dinî hayatın damarlarına yerleşecek gençler, toplumun kalp ve beynini oluşturacaklar. Hayatın merkezine yerleşecek bu gençlik enerjisinin nasıl organize edildiğini bilmek, orta ve uzun vadede toplumun nereye gittiğini de bize gösterecek.
Toplumun nereye gittiğini merak etmek, gelecek planı olan kurumları yakından ilgilendiriyor. Farklı kuşakları mercek altına alıp çalışma yapan akademisyenlerin yanında en ilginç çalışmaları, şirketlerin insan kaynakları birimleri ortaya çıkartmış. Gelecekte kimlerle iş yapacaklarını, satış yapacakları yeni nesillerin hangi özelliklerinin ön plana çıkabileceğini bilmek, elbette onlar için daha önemli gibi gözükebilir. Ancak gençlerin çalışma düzeyleri, yaptıkları işlerden tatmin olma, bencillik, açık sözlülük, duygusallık ve geleneklere bağlı olup olmama durumları, gelecekte paraya talip olan sektörler kadar, diğer sektörleri de yakından ilgilendiriyor.
Yakın gelecekte hayatın merkezine oturacak gençler, araştırmacılar tarafından kuşaklara ayrılarak anlaşılmaya çalışılmış. Doğum aralıklarına göre X, Y, Z gibi harfler verilerek tanımlanmaya çalışılan kuşakların yanında, doğdukları yılların özelliklerine göre, değişim kuşağı, savaş kuşağı, ümit kuşağı, depresyon kuşağı gibi isimlerde kullanılmış. Kuşaklar hakkında yapılan araştırmalar, genelde ABD ve AB merkezli olduğu için, bunları Türkiye şartlarında yeniden ele alan akademisyenler olmuş. Gençlik hakkında çıkartılan raporlardan ve TÜİK verilerinden yola çıkarak Türkiye’nin kuşak haritasını çıkartmaya çalışan araştırmacılar, kaynakların yetersizliğinden şikâyet ediyorlar.
Türkiye şartlarında bakıldığında TÜİK verilerine göre toplam nüfusun yüzde 40’ını genç nüfus oluşturuyor. Beraber çalıştığımız ya da çalışacağımız gençleri anlamak ve ideal bir gelecek formülü oluşturabilmek için öncelikle, bu gençlerin yetiştirilme özellikleri, karakterleri, beğenileri ve tercihleri hakkında yapılan araştırmalara göz atmak gerekiyor.

Kuşaklara geçiş ve X kuşağı
İdeal bir gelecek formülü bulmaya çalışacağımız bu yazıda, kuşakların olumsuz yönlerinden gideceğiz. Olumsuzluk bu kuşaklar içerisinde az bir grubun özelliği olsa bile, öncelikle eksiklikleri bulmaya çalışacağız. Arkasından bu eksikliklerin çarelerini uzun insanlık tarihi içerisinde arayacağız.
Belli bir yaş aralığında doğan değer yargıları, anlayışlar, tutumları, güçlü ve zayıf yanlarıyla birbirinden ayrılan kişiler topluluğu, “kuşak ya da nesil” olarak tarif ediliyor. Türkiye şartlarında gençliğin en belirgin özelliklerini X ve Y kuşağı oluşturuyor. 1965-1980 yılları arasında doğan bebekler, X kuşağı olarak adlandırıldığı için biz de bu ismi kullandık. 80-94 yılları arasında doğan kuşağa da Y kuşağı deniliyor. Bir de 94-2003 yılları arasında doğan milenyum kuşağı ve sonrasında doğan Z kuşağı var. Yalnız bu son iki kuşak Z kuşağı diye de söyleniliyor. Haklarında yeterince araştırma ve raporlama yapılmayan milenyum ve Z kuşağının ikisine birden biz Z kuşağı diyeceğiz.
Y ve Z kuşağını daha iyi anlamak için 1965 – 1980 sonrası doğan X kuşağına bakmamız gerekiyor. Seksenlerin ortalarında iş hayatına girmeye başlayan X kuşağı, şimdilerde 33 – 48 yaşlarında. İş hayatında orta düzey yöneticilerin büyük bir çoğunluğunu ve iş gücü olarak çalışan kesimin tamamına yakınını bu nesil oluşturmaktadır.
Bu nesil, Türkiye şartlarında ekonomik sarsıntıları, üniversite olaylarını yakından gördü. Televizyon gibi bir aracın evlerine girmesine şahit oldular. Ekonomik sarsıntılar, onların paraya daha fazla odaklandıklarını göstermektedir. Türkiye’de X kuşağı denince çoğunluğu köyden şehirlere göç eden ailelerin çocukları ve şehirlere okumaya çıktıkları halde dönmeyen talebeler akla gelir. Televizyonun evlere girmesiyle daha fazla şiddet ve negatif olaylara şahit olduklarından dolayı, araştırmacılar bu neslin “kolektif bir olumsuzluk” akımına daha meyyal olabileceklerini düşünüyorlar.
Bu kuşağın tespit edilen diğer bir olumsuz özelliği “güvensizlik”. Ne medya, ne de yönetime güven duymayan bu kuşağın en büyük problemi, sınavdan başarısız olduklarında, işe giremediklerinde ya da
işte başarısız olduklarında “bunca yıl neden böyle oldu” diyerek, topluma düşmanlık duymalarıdır. Güvensizliğin sebebini ABD’de “Aile ve Çalışma Enstitüsü” nün hazırladığı bir raporda da görebiliyoruz. Bu rapora göre X kuşağı kendileri okul yıllarında çalışmaya başlamış, ebeveynleri de sürekli çalışan bu grup, tek başlarına okuldan eve, evden okula giderek büyümüşler. Aileleri kendilerinde sürekli bir eksiklik olarak kalan bu grubun, güvensiz olmalarına neden olmuş.
Teknolojik ürünlerin çoğunu geliştiren bu nesil, onların arkalarından gelen Y ve Z kuşağı kadar teknolojiyi iyi kullanamıyor. Onları takip eden Y kuşağından az oldukları için bu kuşak “geçiş kuşağı” olarak görülüyor. Bu da onların kuşak çatışmasını fazla zikretmelerine neden oluyor. İleride işlerin başına geçtiklerinde kanaatkar ve çalışkan bir profil sergileyebilecekleri gibi radikal değerleri savunarak sadakatsiz, dikkatsiz, yöneticiler de olabilirler. Hatta bu kuşağın bazı çalışanları, ilaç bağımlılığına ve kontrol edilemeyen şiddete düşmelerinden endişe ediliyor.

Gençlik enerjisinin iş hayatındaki kısmı Y kuşağı
TÜİK verilerine göre Türkiye nüfusunun yüzde 35’ini Y kuşağı oluşturmaktadır. Kapalı ekonomik modelden serbest piyasa modeline geçildiği dönemlerde büyüyen bu nesil, 80 öncesi yağ kuyruklarını, benzin sıkıntısını, karne ile alınan gıda dönemlerini bilmedikleri ve sıkıntı yaşamadıkları için zorluğa karşı yeterince dirençli görülmemektedir. Sonuç bölümünde değineceğimiz İbn-i Haldun’un mülk üzerindeki asabiyet teorisini burada hatırlıyoruz. İbn-i Haldun’a göre zorluğa karşı asabiyetin kaybolması, devlet ve iktidar manasına gelen mülkün elden çıkmasına sebep oluyor.
Sinema ve çizgi film kahramanlarını model alarak büyüyen Y kuşağı nesil, kahramanlığa özentili davranışları, aşırı özgüvene sahip olmalarına neden olmuştur. Aşırı özgüven onların sınırsız bir kariyer peşinde koşmalarına ve bir süre sonra amaçsız, idealsiz ve işsiz kişilerin ortaya çıkmasına sebep olabilir.
İş hayatının ilk yıllarını yaşayan bu nesil, en fazla strese maruz kalmış kuşak olarak görülmektedir. Aşırı koruma, yakın ilişkiler arasında büyüme, ebeveynlere karşı sürekli savunma halinde olan bu kuşağın, sistem ile nasıl baş edeceğini erken yaşta çözmüş olduğu görülüyor. Başlıca problemleri varlık içerisinde büyüdükleri için “sabırlı” olmamaları olarak zikrediliyor. Yokluğu hiç görmeyen bu kuşağın kahir ekserisi kazanmadan harcamaya düşkün, tüketici ruhlu, ferdi talepleri sınır tanımayan kişilerden oluşmaktadır. Bu özellikler onların kendilerini dünyanın merkezinde görmelerine ve çalıştıklarından fazla istekte bulunmalarına neden olmaktadır.
Açık fikirli, gönüllü hizmetlere yatkın, iyimser, yetenekli ve başarı odaklı gibi olumlu özellikleri olsa da bu kuşağın olumsuz özelliklerinin bilinmesi toplumun geleceği açısından önemlidir. Çünkü bu nesil aşırı rol yükü ve belirsizlik altında kalıp daha fazla strese düşerek, problem olan özelliklerine yenilebilir. Sayıları fazla olduğu için bu neslin zafiyetlerine yenilmesi, toplumun geneline daha fazla sirayet edecektir.
Sinema ve çizgi film kahramanlarını model alarak büyüyen bu nesil, kahramanlığa özentili davranışları, aşırı özgüvene sahip olmalarına neden olmuştur. Aşırı özgüven onların sınırsız bir kariyer peşinde koşmalarına ve bir süre sonra amaçsız, idealsiz ve işsiz kişilerin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Hayatı video gibi gören bu nesil, hatalarını videonun geri tuşuna basarak telafi edebileceklerini zannedecek kadar pervasız olabilirler. Yapılan araştırmalar da onları bu özelliklerinden dolayı işte tutmanın kolay olmadığını göstermektedir. 2011 yılında The Learning Cafe danışmanlık firmasının 2 bin kişi üzerinde yaptığı araştırmaya göre, Y kuşağının işten ayrılma sebeplerinin başında, kötü yöneticiler geliyor.

Gençlerde Tükenmişlik Sendromu
“İnsanoğlu fıtratına uygun yaşamayı” reddedip, çok büyük idealler ve hedeflerle temel insani ihtiyaçları arasında sıkışıp kaldığında en çok kendini gösterir.
Tükenmişlik, genel manada bir insanın iş hayatında ihtiyacı olan doyuma sahip olamaması sebebiyle hayatının her sahasına yayılabilen bir hayat enerjisinde tükenme hali olarak tarif edilebilir.
Hayatının enerjisini iş hayatından karşılayan, manevi beslenmeyi göz ardı eden, aşırı hırslı ve başarı odaklı kişilerde daha sıklıkla görülebilir.
Kişinin iş hayatında, çalıştığı kuruma verdikleri ve aldıkları birbiriyle dengeli olmayabiliyor. Böyle durumlarda, bir süre sonra bu tükenmişlik kendini gösterebiliyor. Mesela, gençliğinden itibaren kendini iş ve para eksenli konumlayan kişiler, büyük maddi beklenti içine giriyor. Bunun karşılığında çalıştığı kurumdan maddi-manevi bir takdir alamadığında, bir süre sonra tükenmişlik sendromu yaşanabiliyor.
Manevi ihtiyaçları karşılamayı ihmal etmemek, devamlı kariyer ve para eksenli düşünmemek, sosyal ilişkileri canlı tutmak, çevrenizdeki kişilerden destek almayı ihmal etmemek bu anlamda önemlidir. Ağırlıklı olarak iş hayatında sözü edilse de hayatın farklı sahalarında kendisini gösterebilir.

Geleceği anlamak için Z kuşağını anlamak
Haklarında en az bilgi bulunan bu kuşak, 2000’li yıllarda doğdu. İş hayatına daha girmedikleri için ev ve okuldan koptuktan sonra nasıl davranacakları tam bilinemiyor. İyi eğitim aldıkları ve almaya devam ettikleri düşünülüyor. Kompleksiz oldukları için kendilerini rahat ifade ettikleri ve bunu iş hayatına aktardıklarında gelişimi hızlandıracakları tahmin ediliyor. Tek ya da iki çocuklu ailede büyüdükleri için yalnız yaşamaya alıştıkları ve sosyalliği sanal ortamda gördükleri için birden fazla konuyla ilgilenerek konsantrasyon bozukluğu yaşayabiliyorlar. Aşırı rahat olmaları da onlar için dezavantaja dönüşebiliyor.
Z kuşağının diğer dezavantajlarını sıralayacak olursak başta aşırı ilgi dağılması geliyor. Bilgisayar, televizyon, internet ve akıllı telefonlarla büyüdükleri için konsantrasyon bozukluğu yaşayıp çabuk sıkılabiliyorlar. Zorluk karşısında kolay vazgeçebilirler ya da bilgisayar oyunlarında olduğu gibi mucize bir elin kendilerine uzanmasını bekleyebilirler. Azimli ve hırslı olmayacakları için kriz dönemleri daha zor geçebilir. Şımarık olacakları için kurumlar, bunları ellerinde tutmakta zorlanacaktır. Her şeyi şahsileştirdikleri için, zengin ile fakirler arasındaki ayırım artabilecek. Ve kendilerine sürekli büyük roller biçeceklerinden, standart işte başarı oranlarının düşeceği tahmin ediliyor.

“Asabiyet” teorisi üzerinden geleceğe bakış
İnsanlık tarihi boyunca muhtemeldir ki toplumlar görülen ve görülemeyen türde devamlı bir değişim halinde olmuştur. Değişimin ipuçlarını yorumlayarak toplumun gidişatını anlamaya çalışan bilim adamları olmuş. Toplum gidişatına kafa yorup genel teoriler ortaya atan birçok bilim adamını haklı çıkartan hadiselerde yaşanmıştır. İbn Haldun’un “asabiyet” teorisi buna örnek verilebilir.
İbn Haldun’a göre kısaca akraba, kabile, devlet ya da özel grupların saflık durumlarına nazaran, asabiyet bağları güçlü olur. İbn Haldun asabiyeti güçlü olanların olumsuz bir durum karşısında, daha güçlü tepki verebilecekleri teorisini ortaya atmıştır. Bu teoriye göre yakın ilişkileri yoğun olan ya da asabiyet bağları güçlü olanlar ailesini, muhitini, devletini ya da davasını dış düşmanlara karşı daha başarılı savunur. Asabiyet bağları ise İbn Haldun’a göre şehirlerden uzak kişilerde daha fazla olur. Çünkü onlar sıkıntıya rahat göğüs gerebilirler. Gerek köylerde gerekse şehirlerde bolluk içinde yaşayanlar, bir sıkıntı yaşadıklarında çabuk helak olabilirler.
İbn Haldun mülkü elde etme, bize göre işinde başarılı olma sebebini saflığa bağlıyor. Ve bunu şöyle izah ediyor: “Çöllerde, çorak yerlerde sade bir hayat yaşayan halkın rengi daha saf, bedenleri daha temiz, vücut yapıları daha mükemmel, bilgi elde etme ve bir şeyi idrak etme hususunda zihinleri daha keskindir.” İbn Haldun mülke ulaşamayan ya da işinde başarısız olanların sebebini anlatırken, kıtlık ve bolluktan hareket ediyor. “Gerek bedevi ve göçebelerden olsun, gerek kasaba ve şehir halkından bulunsun, maişet bakımından bolluk içinde olan ve lezzetli, nefis yiyecek maddeler içinde yüzen kişiler, kıtlık yılları gelip de açlık kendilerini yakaladığında, başkalarından daha çabuk helak ve mahvolurlar.” diyor.
İbn Haldun’a göre asabiyetin karşısında mülk, devlet ve itibar vardır. Biz bunun yerine işte başarı ve kurumları koyduğumuzda, geleceği daha rahat yorumlayabileceğiz. Özellikle bugünkü Y ve Z kuşaklarının içinde bulunduğu verimsizlik, kalitesizlik, aidiyetsizlik, tatminsizlik, kararsızlık ve doğuştan tüketiciliğe ve rahatlığa alışma durumu göz önüne alındığında İbn Haldun’un şu yorumları dikkatimizi çekiyor. “İçinde yaşadıkları nimetler onları törpüler. Törpülenen kısımları zaman tarafından yenilir ve içilir. Çünkü nimet onları inceltmiş, tabiî refah sularını içmeye müsait saf hale getirmiştir.”
Ebeveynlerin kazanıp önlerine serdikleri nimetleri tüketen nesil, “tabiî refah sularını içmeye” alıştıklarında bir müddet sonra zayıf bir toplum ya da kurum ortaya çıkacaktır. Kurumların güçlenip zayıflamasını İbni Haldun’un şu misalini vererek kapatalım.
Güçlenen kurumlar, “ipek böceği gibidir ki, önce ağını örer, sonra iş tersine döndüğünde ördüğü ağın merkezinde yok olur.” Netice olarak, “Bir milletin bir halden diğer bir hale geçmesi veya umranın ortadan kalkması veya kudretiyle Allah’ın bir şey vücuda getirmesi nevinden olmak üzere âlemde büyük bir değişiklik (tebdil-i kebir, büyük devrim) meydana gelene kadar böyle devam eder. Böyle bir şeyin vukua gelmesi halinde, mülk o kavimden ve sülaleden çıkar, öbür kavme ve cemiyete geçer.”

İdeal gelecek, Ashab-ı Kehf anlayışında gizli
Tebdil-i kebir ya da büyük devrim gelene kadar milletler, İbn-i Haldun’un teorisinde olduğu gibi, bir halden başka hale geçerler. Tebdil-i kebir Nuh tufanında olduğu gibi de gelebilir veya Efendimizin nübüvvetinden sonra, insanlık tarihinin seyrinin değişmesindeki gibi de karşımıza çıkabilir. Ancak insanların yıllarca yanlış içerisinde hayat sürüp gittikleri bir dönemde, yanlışları sorgulayarak doğru yola gitme cesareti gösterenler de olabilir. Ashâb-ı Kehf gençleri ve Hazreti İbrahim’in gençliğinde yaşadıkları buna güzel misaldir.
Kuran-ı Kerimde gençlerden “civanmert” diye övgüyle bahsedilen iki yer vardır. Bunlardan biri altı genç ve sonradan kendilerine dâhil olan bir çoban ve köpeğinden oluşan Ashab-ı Kehf’tir. Diğeri ise Enbiya Suresi ayet 60’da bahsedilen, İbrahim Aleyhisselam’ın hadisesidir. Esasında Kuran-ı Kerim’in “civanmertlik” diye övdüğü iki hadisenin ortak yönlerini yakaladığımızda ideal gençlik formülünü rahatlıkla oluşturabiliriz.
Ashab-ı Kehf kıssası, kendilerine peygamber ulaşmadığı halde, hadiseleri sorgulayarak Allah’ın birliğine inanan gençleri anlatıyor. Varlıklı ailelerin çocukları olan bu gençler, kral tarafından davalarından vazgeçirilmek için zorlanılsa da ne dinlerinden vazgeçiyorlar ne de kendilerini gizliyorlar.
İbrahim Aleyhisselam da yine varlıklı bir aileden gelmektedir. Kendisine peygamber ulaşmadığı halde Hazreti Allah’ın birliğine iman etmiştir. Ancak Ashab-ı Kehf’ten farklı olarak hadiseleri tek başına sorgulayıp hakikate ulaşmıştır. Yine o da ateşe atılmak pahasına davasına sarılmış ve kendini gizlemeye gerek duymamıştır.
Bu iki hadisede de gençler, varlıklı ailelerden gelmelerine rağmen, İbn Haldun’un teorisindeolduğu gibi asabiyetlerini kaybederek rehavete kapılmamışlardır. Önce kendilerini, sonra toplumu sorgulayarak doğruya ulaşma cesaretini göstermişlerdir. Bu muvaffakiyetleri Kuran-ı Kerimde
“civanmertlik” olarak zikredilmiştir. Ancak her insan bu başarıyı gösteremeyebilir.
Sonuç olarak bugün gençlerin durumu dikkate alındığında, İbn Haldun’un teorisine doğru gidiliyor denilebilir. Yani rahatlığa alışan gençler asabiyetlerini kaybediyorlar. Buna karşı çözüm olarak “civanmertlik” hadisesi ile İbn-i Haldun’un “asabiyet” teorisinden yola çıkarak, günümüze uyarlanabilecek bir çözüm bulunması gerekiyor. Her türlü faaliyetin planlama ve stratejilere göre belirlenip yapıldığı günümüzde, Ashab-ı Kehf
ve İbrahim Aleyhisselam’da olduğu gibi düşünürken son derece cesaretli ve medeni davranmak gerekiyor. Ancak iş başına varıp çalışmaya geldiğinde ise tabii refah sularını içmeye alışmamak ve asabiyeti kaybetmemek son derece önemli. Bir “bedevi”nin zorluklar karşısındaki duruşuna, temiz bir zihinle meseleleri ele alışı ve işine heyecanla sarılmasını örnek almak gerekiyor.
Kaynakça:
• İbn Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, Ümit Hasan, Ankara 1977.
• Tarih-i Taberi, Ebu Cafer Muhammed Bin Cerir’üt –Taberi, Sağlam Yayın, İstanbul.
• Mukaddime, İbn Haldun,
• İnsan Kaynakları, Yaprak Eldem, İstanbul 2003.
• İnsan Kaynakları Yönetimi ve İnsan Kaynakları Stratejik Planı, Burhan Aykaç, Ankara 1999.
• Harvard Bussines Reivew Turkiye, Şirketinizdeki Ateş Topu: Y Kuşağı, Ceyda Maden Eyusta, Mayıs 2013.
• Türkiye’de Gençlik, İnsani Gelişme Raporu, Türkiye 2008.
• Takım Rolleri Çalışması: X ve Y Kuşağı Üzerinde Karşılaştırmalı Araştırma, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2011.
• Gençler “İş”e El Koydu, HayGroup 2011 Gençli Araştırması Raporu, Türkiye 2011.



ARININ BAL YAPMA SIRRI



ARININ BAL YAPMA SIRRI


ARININ BAL YAPMA SIRRI

Arı faydalı bir canlıdır. Onda hikmet-i azim vardır.
Zira Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de onun halinden haber verdi.
وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ
Rabbın bal arısına da şöyle vahyetti: dağlardan ve ağaçlardan ve kuracakları köşklerden göz göz evler edin
(Nahl Suresi Ayet 68)
Ve Peygamber Efendimiz (s.a.v) dahi mü’minleri arıya teşbih etti ve şöyle buyurdu: Mü’minin meseli arının meseline benzer ki necis şey yemez. Sadece temiz olanı yer ve hiç nesne koymaz; ancak temiz koyar. Hem akıllı canlıdır. Evlerini, peteklerini ki altıgen düzer ve duvarları dümdüz kâğıt gibi yapar, ondan sonra bal yapmaya başlar.

Arıların reisi olur ki kapısında durur, her arı ki içeri girer. Reis onu koklar, eğer arı necis nesne yemişse girmeye koymaz, onu iki para eyler, öldürür. Ve eğer hem necis hem tahir yemiş olsa bir vızıltı eder dahi içeri kor, girer.

Ali bin Ebi Tâlib (Kerremallahü vechehü) demiştir ki; bal arının kanadı altında hâsıl olur ki, bal Allah Teâlâ’nın kudreti iledir. Bal devalar hazinesidir. Zira deva olan şeyleri dövseler, bala katsalar ta ki bal onları saklar terbiye eder. Şöyle ki bir nesneyi bal içine koysalar gayet latif olur. Üzüm, süt ve eti bir parça bal içine koysalar bal onları taze tutar ve kokutmaz. Ve içinde bir nesne vardır ki manevi ağırlığı giderir. Yani siniri ve fasitliği giderir.

Sirkencübin: Ballı sirke

Bal ve sirke karışımı bir şerbettir ve baldan faydalıdır. Zira onun terkibi bal ve sirkedir. Ve dahi Hazreti Allah cennet nimetleri zikrinden önce suyu, sonra balı zikretti. Birçok nimetler kokar ancak bal kokmaz.
Allah Tealâ arının ağzında şifa, kuyruğunda zehir yaratmıştır. Ve Süleyman Aleyhisselam arının nasıl bal yaptığını görmeyi diledi. Ta ki onu bir şişeye koydu ve daima nazar etti. Arı peteklerin üzerinde dolaşmaya başladı, evvela şişenin içini mumla kapladı sonra bal yaptı. Süleyman Aleyhisselam buyurdu ki “Sırrı takdiri, Hüda’yı âlidir ki bunu hiç kimse bilemez.”
Arının beyi her zaman dışarı çıkmaz. Çıkarsa bütün arılar dahi onu izler. Arının silahı iğnesidir ki bu sebepten kimse yuvalarına gelemez; ama arıların kraliçesi kendi iğnesini evvelden çıkarır. Kimseye zarar veremez. Her arı ki bir insanı soksa başı üstüne düşer ve ölür. Ve dahi arının ekseriyeti dişi olur ve erkeğiyle muamelesi olmaz. Arının erkeği bal yapmaz, harap eder, bu sebepten erkeği çıkarırlar sadece reis arı kalır. Arı güzel sesi sever ve o sese gelir. Eğer mumdan bir çanak yapsalar ki deliği olmasa onu bir kese içine koysalar o sudan tatlı tatlı su emer. Arının bal yapışı da böyledir.
(Acayibü’l Mahlûkat ve Garayibü’l Mevcûdat)



7 Kasım 2013 Perşembe

ÖLÜMÜ ÇOK HATIRLAMALI FAKAT TEMENNİ ETMEMELİDİR



Ayeti kerime:
فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا
“Her kim Allâh’ın rızasına ermek (cemaliyle müşerref olmak) isterse sâlih amel işlesin ve ibadetinde Rabbine kimseyi şirk koşmasın (amellerine riya karıştırmasın).” 
(Kehf Sûresi, âyet 110)
Hicrî:5 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim

ÖLÜMÜ ÇOK HATIRLAMALI FAKAT TEMENNİ ETMEMELİDİR


Sünnetlerden biri de, ölümü çok hatırlamaktır. Bir hadîs-i şerîfte: “Her kim günde bir defa ölümü hatırlarsa, görmediği halde Allâhü Teâlâ’dan korkanlardan olur. Her kim de hatırlamazsa onlardan olmayacağından korkarım.” buyruldu.
Ölümü çok hatırlamak dünya lezzetlerini yok eder ve günahlara keffâret olur. Dünyadan yüz çevirtir, çok belayı az gösterir, az nimeti çok gösterir, dünya kederlerini giderir, dünya darlığını genişletir.
Sünnetlerden biri de ölümü temenni etmemektir.
Zira Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
• “Sakın sizin hiç biriniz (salih olsun fasık olsun) ölümü temenni etmesin! Çünkü o, hayır ve ihsan sahibi ise (yaşayıp) hayrını ve ihsanını artırması umulur. Eğer günahkâr bir kişi ise (yine yaşayıp günün birinde) tevbe ederek Allâh’ın rızasını dilemesi umulur.”
• “Sizden biriniz ölümle karşılaşmayı istemesin. Zira ölüm korkusu şiddetlidir. Allâhü Teâlâ’nın uzun ömür verip, hakka yönelmeyi ihsan etmesi, o kişinin saadetindendir.”
Hastalanınca bütün günahlarından tevbe etmek sünnettir. Hastalıktan iyileştiği zaman veya yolculuktan döndüğü zaman gusül abdesti almak müstehabdır. Bundan sonra kendisini sanki amele yeniden başlamış olarak kabul eder.  
(Şir’atü’l-İslam, Fazilet Neşriyat)

NÜKTE: Yüz suyu neye yarar?
Hoca Neş'et ihtiyaç sahiplerine yardımdan geri durmaz, bazı büyüklere müracaat suretiyle de muhtaçların işlerine himmet edermiş.
Birisi, “Efendim! Şunun bunun için bu kadar yüz suyu dökmek reva mıdır?” demiş. Hoca Neş'et:
“Yüz suyu ile değirmen çevrilmez ya, böyle işler görülür!...” demiş.
Hicrî:5 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim


EBU'L-HASEN EŞ-ŞÂZELÎ’DEN (K.S.) NASİHATLAR



Hadîs-i Şerîf
 “Her aydan üç gün oruç tutmak senenin tamamında oruç tutmak gibidir. Bu üç gün eyyâm-ı biyzdır ki her (kamerî) ayın on üç, on dört ve on beşinci günleridir.” 
(Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Nesâî)
Hicrî:4 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim

EBU'L-HASEN EŞ-ŞÂZELÎ’DEN (K.S.) NASİHATLAR


Eğer Allâhü Teâlâ’nın her hüzün, gam ve kederinde bir ferahlık, her darlığında bir çıkış yolu ihsân etmesini ve ummadığın yerden rızık vermesini istersen istiğfâra devâm et.
Eğer îmânının kemâle ermesini dilersen ahlâkını güzelleştir.
Hikmete kavuşmak istersen fuzûlî; lüzumsuz, boş konuşmayı terk et.
Eğer ibâdetin lezzetini hissetmek istersen çok yeme, oruç tutmayı, gece kalkıp teheccüd kılmayı ihmâl etme.
Eğer kendi nefsinin ayıplarından kurtulmak istersen insanların ayıplarını araştırma. Zîrâ insanların ayıplarını araştırmak bir münafıklıktır.
Eğer yüzünün nûrlanmasını dilersen gece namazına devam et.
Kıyâmet gününün susuzluğundan kurtulmak dilersen oruca devam et.
Eğer kabir azabından selâmet dilersen necasetten temizliğe dikkat et. Bütün haramlardan sakın ve şehvetleri terk et.
Zengin olmak istersen kanâate devam et.
İnsanların en hayırlısı olmak istersen onlara faydalı ol.
Hâlis muhsinlerden olmak dilersen Allâhü Teâlâ’ya görüyormuş gibi ibâdet et. Zîra sen onu görmesen de o seni görür.
Eğer Allâhü Teâlâ’nın seni sevmesini dilersen Müslüman kardeşlerinin ihtiyâçlarını gider. Hadîs-i şerîfte: “Allâhü Teâlâ bir kulunu sevdiğinde insanların ihtiyâçlarını (görmeyi) ona havale kılar.” buyurulmuştur.
Eğer Allâhü Teâlâ’ya itaatkâr kullardan olmak dilersen onun sana farz kıldıklarını edâ et.
Eğer Allâhü Teâlâ’ya günahlardan temiz olarak mülâkî olmak; kavuşmak istersen cünüblükten hemen guslet ve Cuma günü boy abdestine devam et ki kıyâmet günü Allâhü Teâlâ’ya günahsız varasın.
Kıyâmet günü karanlığından selâmet bulmak ve nûr içinde diriltilmek istersen Allâh’ın yarattıklarından kimseye zulmetme.
Hicrî:4 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim


6 Kasım 2013 Çarşamba

ASHÂB-I KİRÂM’I SEVMEK VAZİFEMİZ



Hadîs-i Şerîf:
 “(Ey Müslümanlar!) sakın Ashâbıma sövmeyiniz. (Onların şeref ve fazileti yüksektir. Bakınız!) sizden birinin Uhud (dağı) kadar altını sadaka verdiği farzedilse, bu (muazzam sadakanın sevabı) ashabdan birinin bir avuç (hurma) sadakası (sevâbı)na erişemez. (Hatta) bunun yarısına da ulaşamaz.” 
(Hadîs-i Şerîf, Müttefekun aleyh)
Hicrî:3 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim

İ’TİKAD: ASHÂB-I KİRÂM’I SEVMEK VAZİFEMİZ


Ashâb-ı Kirâm’ın hepsine hürmet etmek ve onlar hakkında ileri geri konuşmayıp onları hayırla yâd etmek vâcibdir. Çünkü Allâhü Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetlerinde onları medhetmiştir. 
Bunlardan biri وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ
“Muhacirler ile Ensardan ilk evvel islâmiyet'i kabul ile başkalarından öne geçenler ve onlara ihsan ile tâbi olanlar var yâ!..” meâlindeki (Tevbe Sûresi, 100.) âyet-i kerîmesidir. 
Resûlullâh da onları sevmiş ve birçok hadîs-i şerîfinde medhetmiştir. Bir hadîs-i şerîfinde “Ashâbıma ezâ eden bana ezâ etmiş olur, bana ezâda bulunmuş olan da Allâhü Teâlâ’ya ezâ etmiş gibi olur.” buyurmuşlardır.

Dört mezheb imamlarımız da, Ashâb’ın arasında meydana gelen ihtilafların hiçbirisi hakkında konuşmamak îcâb ettiğini bildirmişlerdir. Bu meselelerde dilini tutmalı ve onların sadece güzel ahlâk ve meziyetlerini anlamaya çalışıp onlara muhabbet etmeli; onların ahlâkı ile ahlâklanmaya çalışmalıdır. Resûlullâh’ın bütün Ashâb’ı hidâyet üzeredir. Onların tamâmı âdildirler; onlardan bizlere her tebliğ edilen şey haktır, doğrudur. Hadîs-i şerîfte: “Benim Ashâbım gökteki yıldızlar gibidirler, hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz.” buyurulmuştur.
Her kim Ashâb-ı Kirâm’ın dindeki gayretlerini, mallarını, canlarını Allah ve Resûlü’nün uğrunda harcadıklarını bilirse, onların şanlarının büyüklüğünde şüphe edemez, onların hepsini sever. Bu hâl, kendisini onlar aleyhinde konuşmaktan alıkoyar, onlardan herhangi birini kötülemeyi îmâna aykırı görür.
Müslümanlar için en güzeli, kendi nefsimizin ayıplarıyla meşgûl olmak, kendi kalblerimizi günahlardan temizlemeye çalışmaktır, onlardan dilimizi tutmak, aralarında geçenleri Allâhü Teâlâ'ya havâle eylemektir.
Resûlullâh’ın ehl-i beytini seven ve onun bütün Ashâbına hürmet eden, onların aralarındaki ihtilâfları hak için olduğuna yoran kimseler Ehl-i sünnet ve cemâata dâhildir, Hâricîlerden, Râfizîlerden uzaktır.
Ehl-i beyti sevmemek Hâricîliktir, Ashâb-ı Kirâm’ı sevmemek de Râfizîliktir. Ehl-i beyte muhabbet ile beraber bütün Ashâb-ı Kirâm’a tâzîm ve hürmet ise Ehl-i Sünnet yoludur.  
Hicrî:3 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim



1 Kasım 2013 Cuma

TEVEKKÜL



Hadîs-i Şerîf:
 “İnsanların en kuvvetlisi olmayı arzu eden Allâhü Teâlâ’ya tevekkül etsin.” 
(Hadîs-i Şerîf, Hâkim, el-Müstedrek)
Hicrî:27 Zilhıcce 1434   •Fazilet Takvim

TEVEKKÜL


“Tevekkül insanın zâhirdeki sebeplere riayet etmesi ve lâkin kalbini onlara bağlamayıp Hak Teâlâ’ya dayanması demektir.” (Elmalılı)

Müslümanlar kaza ve kadere itimad ediyorum diyerek sebeplere yapışmayı terk edemezler. Bu, asla câiz değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak her şeyi bir sebebe bağlamıştır. Meselâ yiyecek ve içecekleri hayatın devamına sebep yaratmıştır. Biz insanlar Allâhü Teâlâ’nın sünnetine, âdet-i ilâhîsine bakarak dâimâ -gerek geçimimiz ve gerek maddi ve manevi yükselmemiz için - lâzım gelen sebeplere tevessül ederiz. Yoksa sebepleri bırakıp “Kader ne ise o olur veya ben Allâh’a tevekkül ediyorum” diyemeyiz. Bizim böyle sebeplere sarılmamız Allâh’ımıza olan tevekkül ve itimadımıza zıt değildir. Nitekim âyet-i kerîmede (meâlen)
فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
“Sonra da azmettin mi artık Allâh’a tevekkül et, çünkü Allâh tevekkül edenleri sever.” 
(Âl-i İmrân, 159) buyurulmuştur.
İnsanlar evvelâ sebeplere tevessül eder, sonra da Hakka tevekkül eyler. Meselâ ziraat erbabından isek evvelâ tarlamızı sürer, tohumu eker; icab ediyorsa toprağı sular, zararlı otları da koparırız. Bunlar mahsulâtın yetişmesi için birer sebeptir. Bizim elimizden gelen de ancak budur; sonra tohumun büyümesini ve âfetlerden korunmasını Rabbimize havâle ederiz.
Cenâb-ı Hakka tevekkül ettim diyerek devesini bir yere bağlamaksızın huzuruna gelen bir zata Peygamber Efendimiz: “Çık deveni bağla da sonra tevekkül et.” buyurmuştur.
Hicrî:27 Zilhıcce 1434   •Fazilet Takvim