2 Şubat 2017 Perşembe

SAHİP ÇIKAMADIĞIMIZ MİRAS KAZIYIN OSMANLIYI




Sahip Çıkamadığımız Miras Kazıyın Osmanlıyı




Tuğraların ve kitâbelerin kazınmasına dair kanun Haziran 1927’de Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girer. Yeni idare, Osmanlı’dan kalma kitâbe ve tuğraların resmî daireler ve mektepler üzerinden kaldırılmasını istemektedir. Tabii, harflerden önce zihniyetler zaten tamamen değişmiş olduğundan birtakım haddini bilmezler ya düşmanlıkla yahut birilerine şirin görünmek için olsa gerek ellerine çekiç alıp, işe koyulurlar. Vakıf eseriymiş, camiymiş, medreseymiş fark etmez onlar için; sadece Osmanlı’yı hatırlatması yetmektedir. Neyse ki, arasıra da olsa hamiyetli kişiler çıkar da buna bir dur der, kaleme sarılır ve devrin yetkili mercilerine dilekçeler, mektuplar yazar. Başta vesikalar ve adeta bir âmâ gibi ortada kalakalmış kitâbesiz, tuğrasız çeşmeler ve binaların şahitliğiyle, Prof. Dr. Semavi Eyice’nin anlattıkları ve Doç. Dr. Süleyman Berk’in yazısıyla “sahip çıkamadığımız miras”ın kısa hikâyesi…
Osmanlıca kitâbelerin kazınmasına dair kanun hakkında en hafifinden, “kraldan çok kralcı” tabiriyle anlatılabilecek bir durum mevzubahis. Eğer kendilerine başka bir emir verilmemişse, kanunun uygulanması tamamen idarî âmirlerin tasallutuna bırakılmış. Aydın(!) zihinler, koyu bir taassupla çatısı altına sığındıkları binaların ruhunu söküp almışlar. Hadiselerin şahitlerinden, Prof. Dr. Semavi Eyice’yi dinleyelim…
1927’de çıkarılan, kitâbelerin kazınması ile ilgili kanun ve uygulamalar hakkında neler hatırlıyorsunuz hocam?
Bu kanuna göre bütün resmî devâir (daireler) üzerindeki Osmanlı tuğra ve kitâbeleri kazınacak veya üzerleri kapatılacaktı. O zamana kadar bu tuğralar ve kitâbeler, bütün devlet dairelerinde bulunuyordu. Onların birçoğunu kazıdılar, birçoğunu kırdılar, söktüler, basamak taşı yaptılar; böyle envâi türlüsü vardır. Bunların bir kısmını, deniz subaylığından emekli bir zât (Osman Öndeş) “Vurun Osmanlı’ya” isimli kitabında yayınladı. Bazılarını çimentoyla kapamışlar, onları bazı müesseselerin başındaki âmirler açtılar. Mesela Arkeoloji Müzesi’nin binalarında tuğra ve kitâbe vardı, onları açtılar. İstanbul Üniversitesi’nin ana kapısındaki tuğra daha iki sene önce açıldı. Osman Öndeş bunları yazdı. Ama hepsini de yazabilmiş değildir. Bazı çeşmelerin, camilerin üzerindeki kitâbeler feci surette tahrip edilmiştir.
Kanunda yeri olmadığı halde kanunun sınırlarını aşan uygulamalar da çok, değil mi?
Efendim şöyle, kanun şu şekilde: Resmî devâir üzerindeki tuğra ve kitâbelerin üzerleri kapatılacaktır. Tahrip edilecektir demiyor. Eğer bu kitâbe veya tuğranın kapatılması binanın esasına zarar verecek gibiyse veya tarihî bir değeri varsa mahallî bir meclis tarafından bu hususta karar verilecek. Böyle birtakım maddeler daha var. Bu maddeler pek dikkate alınmadı.
Mesela Sultanahmet’te Sultan Mahmud zamanından kalma Cevrî Kalfa Sıbyan Mektebi vardır, şimdi Türk Edebiyatı Vakfı kullanıyor, bu bina diğerleri gibi sıradan değil, mermer kaplı, güzel ve canlı bir binadır. Onun uzunca manzum bir kitâbesi vardır. Görevliler onu takır tukur kırmaya başlıyor, yazıları satır satır siliyorlar. Benim bildiğime göre müzeler genel müdürü Halil Edhem Bey oradan geçiyormuş, o aynı zamanda İstanbul milletvekili idi. “Evladım sen ne yapıyorsun?” diyor. Eleman da: “Müdür bey emir verdi, kitâbeyi kazıyorum.” diyor. Kabartma olduğu için harfler kolay kırılıyor. Edhem Bey kızıyor: “Çabuk aşağı in! O tarihî eserdir, kırılmaz.” diyerek adamı indiriyor. Şimdi gitseniz görürsünüz. Sağdaki kitâbenin ilk 3-4 satırı kırılmıştır, gerisi duruyordur. Bunu ben bir yerde yazmıştım, sonra birisi itiraz etti. Halil Edhem Bey değil de Üsküdar’dan bir beyefendi buna engel olmuş diye. O devirde Üsküdar’dan bir beyefendinin buna engel olacak gücü olduğunu sanmıyorum.
Yazının devamını Yedikıta Dergisi 102. sayısından (Şubat 2017) okuyabilirsiniz.


ARŞIN GÖLGESİNDE GÖLGELENECEKLER




قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: وَمَنْ سَرَّهُ أَنْ يُظِلَّهُ اللهُ عَزَّ وجَلَّ مِنْ فَوْرِ جَهَنَّمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَيَجْعَلَهُ فِي ظِلِّهِ فَلَا يَكُونَنَّ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ غَلِيظًا وَلْيَكُنْ بِهِمْ رَحِيمًا. (هب)
بيغمبر أفندمز محمد مصطفى صلى الله عليه وسلم بيوردلر   ."قيامت كونونده الله تعالى نيك كندسنى جهنميك حرارتندن كولكليب كندى (عرشى نيك ) كولكسنه آلماسى كمى سونديررسه مؤمنلره مرحمتلى اولسون ، قابه و حاشين داورانماسين ."
Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdular: “Kıyamet gününde Allâhü Teâlâ’nın kendisini cehennemin hararetinden gölgeleyip kendi (Arş’ının) gölgesine alması kimi sevindirirse müminlere merhametli olsun, kaba ve haşin davranmasın.” 
(Hadîs-i Şerîf, Beyhakî, Şuabü’l-Îmân)
Hicrî:   05  Cemâziyelevvel   1438  Fazilet Takvimi 

ARŞIN GÖLGESİNDE GÖLGELENECEKLER


Yedi kat yer ve yedi kat göklerdeki bütün mahlûkât yani bütün melekler, insanlar, cinler, şeytanlar, karada ve denizdeki -karıncaya varıncaya kadar- hayvanlar dirilip kıyâmet günü bir araya gelince Sidre-i Müntehâ’ya kadar bütün göklerin melekleri mahşere inecek ve yetmiş bin saf olup insanları ve cinleri etraftan kuşatacak ve sıkacaktır.
Mahşerde güneşin harâreti çok şiddetli olacaktır. Mahşerdekiler sıcaktan ve sıkılmaktan dolayı çok terleyecekler. Her insan ameline ve günahına göre; kimi dizine kadar, kimi beline kadar, kimi boğazına kadar kendi terine gark olacaktır. Ve hepsi gözlerini yukarı dikmiş, kalbleriyle acaba bize ferahlık gelir mi, diye ümid ederler. Üç yüz sene yahut elli bin sene böyle azap çekerler.
Mahşerde Arş-ı A’lâdan başka gölge yoktur. Bütün peygamberler, sıddîklar, şehitler ve müttakîler; Allah’tan korkanlar Arş-ı A’lânın gölgesindedir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:
• “Evlâdlarınızı üç hasletle terbiye ediniz: Peygamberinizin sevgisi, onun Ehl-i Beyti’nin sevgisi ve Kur’ân-ı Kerîm okumaya devam etmek. Muhakkak Allâhü Teâlâ, Kur’ân’ı öğrenip amel edeni, başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde Arş’ın gölgesi altında peygamberler ve evliyâlar ile beraber gölgelendirecektir.”
• “Üç sınıf, insanlar hesaba çekilirken Arş’ın gölgesinde emniyet içinde konuşurlar:
Allah yolunda hiç kimsenin kötülemesinden çekinmeyen.
Kendisine helâl olmayan şeye elini uzatmayan ve
Allâh’ın haram kıldığına bakmayan adam.”
• “Kıyâmet gününde üç sınıf, gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı Arş’ın altında gölgelenirler. Onlar; ümmetimi sıkıntıdan kurtaran, (terkedilmiş, unutulmuş) sünnetlerimi ihyâ eden ve bana çok salevât getirendir.”
• “Dürüst tüccar kıyâmet günü Arş’ın gölgesindedir.”
Hicrî:   05  Cemâziyelevvel   1438  Fazilet Takvimi 



1 Şubat 2017 Çarşamba

HER MÜSLÜMANA LAZIM OLAN DÖRT ŞEY




قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: مَا أَحَدٌ أَعْظَمُ عِنْدَ اللهِ مِنْ رَجُلٍ يَعْمُرُ فِي الْاِسْلَامِ. (كنز)
بيغمبر أفندمز محمد مصطفى صلى الله عليه وسلم بيوردلر   ."الله تعالى نزدنده ، عمرونو إسلامه هزمتده كجرن كمسدن ( ثواب باقمندان ) دها بيوك كمسه يوقدر ."
Resûlullah Efendimiz Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdular: “Allâhü Teâlâ nezdinde, ömrünü İslâm’a hizmette geçiren kimseden (sevap bakımından) daha büyük kimse yoktur.”
 (Hadîs-i Şerîf, Kenzü’l-Ummâl)
Hicrî:   04  Cemâziyelevvel   1438  Fazilet Takvimi 

HER MÜSLÜMANA LAZIM OLAN DÖRT ŞEY


1- Sahîh îtikad: Asla bid‘at bulunmayan Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat îtikâdını öğrenmektir.
2- Nasûh tevbe: İşlediği en küçük günaha dahi tevbe edip pişman olmak, onu bir daha işlememeye azmetmektir.
3- Bütün hasımlarını razı etmek: İyi bil ki kul haklarının vebâli, Allâhü Teâlâ'nın haklarından kat kat daha zordur. Dünyada iken haklarını sahiplerine verip helalleşmek lazımdır.
4- Allâhü Teâlâ’nın emirlerini yerine getirecek kadar din ilmini (ilmihâlini) öğrenmektir.
Bundan sonra nisbeti sahih bir mürşid-i kâmil aramalıdır. Allâhü Teâlâ Mâide sûresinin 35. âyet-i celîlesinde “Vebteğû ileyhi'l-vesîlete” yani “Allâh'a yaklaşmaya vesîle arayın..." buyurmuştur. Müslümanlar Ka‘be-i Muazzama'ya doğru secde ederler. Amma hakikatte secde Allâh'adır. Ka'be bir vesîledir. Bir mürşid-i kâmile bağlanmak da böyledir.
Mürşid, terbiye ederek mürîdin kalbinden kötü ahlâkı çıkarır, yerine güzel ahlaklar koyar. Bu terbiye, çiftçinin faydalı mahsûl bitmesi için dikenleri söküp yabancı otları temizlemesine benzer. Muhakkak Allâhü Teâlâ kullarını hidâyet ve irşâd için peygamberler gönderdi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dünyadan âhirete gidince halkı irşâd etmeleri için yerine halîfeler bıraktı.
İyi bil ki mürşid-i kâmile bağlanmadan Hak Teâlâ'ya kavuşmak güçtür. Bu sebeple “İlmi, ehlinin ağzından alınız” denilmiştir.
Evliyâdan Safiyyüddîn, dâimâ Allâhü Teâlâ'yı zikir ile meşgûl sâlih bir zât idi. Rüyasında zikrinin ağzından nûr olarak çıkıp sonra toprağa girdiğini gördü. “Bunda hayır yoktur. Zira (Fâtır s., 10. âyet-i kerîmede) -meâlen- ‘Ona hoş kelimeler yükselir' buyurulmuştur” dedi. Sonra bir mürşid-i kâmile bağlanıp onun telkîni üzere zikretti. Yine rüyasında zikrin ağzından nur olarak çıkıp semâya yükseldiğini, hatta semâvâtı yırtıp ötesine geçtiğini gördü.
Ebû Ali Dekkâk (k.s.) der ki: Bir şeyhin terbiye etmediği kimse bir bahçıvanın terbiye etmediği kırda bitmiş meyvesiz veya aşılanmamış ağaç gibidir. Meyvesi olsa da lezzeti olmaz.
(Hâdimî, Eyyuhe'l-Veled Şerhi)
Hicrî:   04  Cemâziyelevvel   1438  Fazilet Takvimi