3 Şubat 2013 Pazar

DÜNYA KADINLARININ EFENDİLERİNDEN HZ. ÂSİYE




Hadîs-i Şerîf:  “Cennet kadınlarının en faziletlisi Hz. Hadîce, Hz. Fâtıma, -Firavn’ın hanımı- Hz. Âsiye, Hz. Meryem’dir.” (Hadîs-i Şerîf, Müsned-i Ahmed)
Hicrî: 22 Rebîulevvel 1434   •Fazilet Takvim


DÜNYA KADINLARININ EFENDİLERİNDEN HZ. ÂSİYE


Hz. Âsiye, Hz. Mûsâ aleyhisselâm’ın hayatta kalmasına vesile olmuş, ona en büyük hizmetlerde bulunmuş ve nihayet ona iman etmiş yüksek iradeli bir kadındır.

Hz. Mûsâ doğduğu sırada Allâhü Teâlâ annesine “Çocuğunu endişesiz emzir, şâyet çocuğun hakkında bir fenalık hissedersen onu bir sandık içinde Nil nehrine bırak, hiç üzülme, çocuğun sana tekrar iade edilecektir. Büyüdüğünde de ona peygamberlik vazifesi verilecektir.” diye vahyetti.

Hz. Mûsâ’nın annesi, çocuğuna bir zarar geleceğinden korktuğu vakit, bir sandık içinde Nil nehrine bırakmış, Firavn'ın sarayının yanından akıp giderken görülerek saraya alınmıştı.

Firavn bir rüya görmüştü. Rüyası, İsrailoğullarından bir erkek çocuğu senin mülkünü ve saltanatını elinden alıp dinini değiştirecektir, diye tabir olununca Firavn, doğacak olan erkek çocukların öldürülmesini emretmişti. (Bu cümle peygamberler tarihinden) Hz. Âsiye Firavn’a “Bu yavrucak bana ve sana bir göz aydınlığı olur, bunun hayatına kıymayınız. Belki bize bir faydası dokunur yahut evlat ediniriz.” demişti.

Bu suretle Hz. Mûsâ’nın hayatını kurtarılmasına vesîle olan Hz. Âsiye ileride Hz. Mûsâ’ya iman edip onu tasdik etmekle, Hz. Mûsâ gibi o da Firavn ile karşı karşıya gelmişti. Hz. Mûsâ’nın hayatı ve onun dini uğrunda kendi hayatını feda etmiş, Firavn’ın çok acı işkenceleri ile şehit olmuştur.

Hz. Âsiye “Rabb’im! Benim için yanında, cennetinde bir ev yap da beni Firavn’dan ve onun kötülüklerinden kurtar!” duâsını bu işkencelere maruz kaldığı sırada yapmış ve derhal duası kabul olunup cennetteki makamı kendisine gösterilip güle güle dünyadan ayrılmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm’de Tahrîm sûresinin on birinci âyetinde, Hz. Âsiye mü’minlere bir fazilet örneği olarak zikredilmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de “(Geçmiş ümmetlerde) Erkeklerden kemâle eren çok oldu. Hâlbuki kadınlardan yalnız Firavn’ın kadını Âsiye ile İmrân’ın kızı (Hz. İsa’nın annesi) Meryem’den başka hiç biri kemale erişemedi…” buyurarak onun faziletine işaret etmiştir. 
Hicrî: 22 Rebîulevvel 1434   •Fazilet Takvim



2 Şubat 2013 Cumartesi

Moritanya’da Hafızlık




Moritanya’da Hafızlık


Moritanya’da insanlar geleneklerine bağlı kalarak, kağıt olmasına rağmen hafızlığı tahta tablet (Löh) üzerinde yapıyorlar.

Afrika’nın kuzeybatısında 3 milyon nüfuslu Moritanya’nın yarısı hafız. Moritanya’da teravih namazları istisnasız bütün camilerde hatimle kılınıyor. Her caminin imamı hafız olduğu gibi cemaatin neredeyse tamamı da hafız. Afrika’nın genelinde hafızlık eğitimi otuz cüz üzerinden yapılıyor. 

Moritanya’da ise Kur’ân- Kerim altmış cüz olarak taksim edilmiş. Bizde her beş sayfa bir hizib kabul edilirken, Afrika’da sekiz sayfa bir hizib kabul ediliyor. 

Burada iki türlü ezberleme usulü var. 
Yukarıdan aşağıya denilen, sondan başa doğru ezberleme, diğeri de aşağıdan yukarıya denilen, baştan sona doğru ezberleme.

Usul olarak şifahi dediğimiz, duyarak öğrenme metodu ile ezberleme yaygın. Bunun sebebi kâğıdın az olması ve matbaanın yeterince gelişmemesi olarak gösteriliyor. Ancak basılı Kur’ân-ı Kerîm bulmakta zorlanan Müslüman çocukları bunu hiç dert etmemişler. Bir hafızın dizinin dibine oturarak hemen erken yaşlarda hafızlığa başlamışlar.

Hafızlık anlatılırken tahta tablet diyebileceğimiz löhlerden de bahsetmek gerekiyor. 

Moritanya’da Kur’ân talebeleri, harfleri tahta tabletler üzerine yazarak öğreniyorlar. Bu da uzun sürdüğü için bir taraftan hafızlık devam ediyor bir taraftan da yüzüne okuma geliştiriliyor. Löhler için özel kömürler kullanıyorlar ve onu suya batırıp tahta üzerine ezberleyecekleri sayfaları yazıyorlar. 

Hafız hocalar talebelere hizip hizib yazdırdıkları löhlerden Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlettiriyorlar. 

Hocasının yazdığı metni ezberleyip veren talebe arkasından tahtasını yıkıyor ve arkasından yeni dersini hocasının nezaretinde yazıyor. Bu uzun bir süreç gibi gelebilir; ama yine 1 ya da en geç 2 yılda hafızlık bitirilebiliyor. Şu anda bile löh’ler üzerine yazarak hafızlık usulü devam ediyor. Bu adet olarak devam ettirildiğinden basılı Kur’ân-ı Kerîmler yaygınlaşsa bile bırakmak istemiyorlar. Yazarak ezberledikleri için hem hafızlıkları kuvvetli oluyor hem de bunu daha değerli buluyorlar.

Belli bir yere geldikten sonra tekrarları Kur’ân-ı Kerîm’den yapıyorlar. Ama o löh’e yazdıklarını hiç unutmuyorlar. Hafızlık müddetince Kur’ân-ı Kerîm’i iki defa yazmış oluyorlar. Bir hafız “Gözümü kapatınca aklıma löhe yazdıklarım geliyor. Yazdığımız için hıfzetmemiz daha kolaylık oluyor.” diye ifade ediyor.
(Erhan BAL- Moritanya)
İnsan ve Hayat Dergisi


Kur’an’ı Kerim ve Hafızlık




Kur’an’ı Kerim ve Hafızlık


“Muhakkak bizim askerlerimiz olan peygamberler ve onlara tabi olan müminler elbette galiptirler. Her ne kadar bazı zamanlarda mağlup gibi görünseler de, itibar sonadır ve hüküm ekser içindir ve nadir olan yok gibidir”. (Sâffât suresi ayet 173)
İsmail Hakkı Bursevi Hazretlerinin yaptığı bu ayet-i kerimenin tefsirinde Hazret-i Allah (c.c.) böyle buyuruyor. Tefsirin devamında ise Müslümanların mağlubiyet sebepleri olarak, emre muhalefet, dünyaya tamah etmek, kendini beğenmek, gurura kapılmak olarak sıralanıyor. Engellenemeyecek mukadder olan ilahi nusret ise, Kur’ân-ı Kerîm’e sımsıkı sarılmaya bağlanıyor.

Kur’ân-ı Kerîm bir derya, bir deniz, bir hazine… Onda, doğru düşünenler için ibret, haram ve helalleri gösteren bir rehber, insanı aldatan her şeyden kurtuluş, dertli gönüllere şifa, her zaman koruyucu bir sığınak, insana ve hayatına dair yaş veya kuru, küçük veya büyük her ne varsa Kur’ân-ı Kerîm’de yer alıyor.

Kur’ân-ı Kerîm’in mucizelerinin sonu yok. Geçmişe ve geleceğe ışık tutan Kur’ân-ı Kerîm’i okuyanlar, ne kadar tekrar etseler de onu eskitemezler. O, ışık veren bir ziya, aydınlık saçan bir nurdur. Peki, 1400 yıldır dünyayı ve insanlığı aydınlatan bu nur, evimize ve gönlümüze ne kadar sirayet edebiliyor?

Ona inananın muvaffak olduğu, hükmüne uyanın sadık olduğu, sarılanın hidayete erdiği, onunla amel edenin kurtulduğu Kur’ân-ı Kerîm, kütüphanedeki yerinde mi duruyor, yoksa her fırsatta dilimize, gözümüze, gönlümüze, fikrimize ve dualarımıza mı giriyor?
Peygamber Efendimiz (s.a.v) “İçerisinde Kur’ân’dan bir şey bulunmayan kimse, harap olmuş ev gibidir.” buyuruyor. Hadis-i şerif, kalbinde, aklında, dilinde Kur’ân-ı Kerîm’den bir şey olmayan insanı, işe yaramayan, bir eve benzetiyor.

Bu hususta Ebu Hureyre (r.a) da “Hangi evde Kur’ân-ı Kerîm okunursa, orada bolluk bereket olur, şeytanlar uzaklaşır ve melekler o eve hücum eder. Hangi evde Kur’ân okunmazsa, o evde darlık, sıkıntı, huzursuzluk baş gösterir.” buyuruyor. Peygamberimiz’den bu güne kadar Müslüman olarak hayat süren milyonlarca insan, Kur’ân-ı Kerîm okuyarak şifa buldular, sıkıntılardan kurtuldular, bereketli bir dünya hayatı yaşayıp bereketli bir ahiret hayatı umarak irtihal ettiler. Önceki Müslümanlar gibi bizim de şifa ve bereket kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm’le olan ünsiyetimize geçmeden, onun uzun tarihini kısaca anlatalım.

Kur’ân-ı Kerîm’in inzali

Kur’ân-ı Kerîm kâğıda yazılı olarak inmemiştir. “Eğer sana kâğıtta yazılı bir kitap indirmiş olsak da onu elleriyle tutsalardı, yine de o kâfirler: ‘Muhakkak ki bu, apaçık bir sihirdir’ derlerdi.” (En’am sûresi, ayet 7) Bu ayet-i kerimeden de anlaşılıyor ki Kur’ân-ı Kerîm kâğıda yazılı olarak inmemiş, vahiy halinde Cebrail Aleyhissalam vasıtasıyla Rasulüllah Efendimiz’e indirilmiştir. Ancak Abese Sûresi ayet 13-16’da Kur’ân-ı Kerîm’in yazılması da anlatılmaktadır. “Bu kitap şanlı, yüce, tertemiz sahifelerdir. Asil ve faziletli kâtipler eliyle yazılmıştır.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ümmetine Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemelerini tavsiye ediyorlardı. 1000 kadar sahabe-i kiram sûrelerin hepsini ezberlemişlerdi. Diğerleri ise Kur’ân-ı Kerîm’in bir kısmını ezberlemişti. Peygamber Efendimiz ezberlenmesini arzu ederken bir taraftan da Kur’ân-ı Kerîm’in yazılmasını istiyordu. Böylece Kur’ân-ı Kerîm hem yazılı hem de hafıza yoluyla tereddüde mahal bırakmadan tarihi yolculuğuna devam edebilirdi. Biz buradaki iki yoldan hafızlık yolunu ele aldık.
Kur’ân-ı Kerîm’e kâmil manasıyli ancak Peygamber Efendimiz (s.a.v) vakıf olmuşlardır. Ondan sonra da sahabe-i kiram. Ashab-ı kiram Kur’ân-ı Kerîm’i ezberliyorlardı. Onlar önce manaya vakıf oluyor, anlıyor ve öyle ezberliyorlardı.

Asıl maksat manasını düşünerek, anlayarak tedebbürle okumaktır. Nihai hedefte bu olması gerekiyor. Bugün tam bir hafızlık uzun bir süreç gibi gözükebilir. Ancak elden geldiğince ayet ayet, sûre sûre, önce mana sonra ezber yaparak sahabe-] kiram efendilerimizin yolunu takip etmek gerekiyor.

İlk dönemlerde hafızlık nasıl yapılırdı?

Mekke-i Mükerreme’de Daru’l-Erkâm, Medine-i Münevvere’de ise Mescid-i Nebevi’nin yanında Ashab-ı Suffe’den çok sayıda sahabe Hâfız-ı Kur’ân olarak yetişmişti. Ashab-ı Suffe sürekli Kur’ân-ı Kerîm okumakla meşgul olurlardı. Onlar vakitlerinin çoğunu Peygamber Efendimiz’in huzurund; geçirir, Efendimiz’den Kur’ân ve ilim öğrenirlerdi. Ne ticaret, ne sanat, n ziraat, ne de herhangi bir kazançla meşgul olmaz, sadece Kur’ân ve ilim öğrenirlerdi. Onlar Kur’ân-ı Kerîm’in tadını almışlardı. İaşeleri Peygamber Efendimiz ve diğer sahabeler tarafından temin edilirdi. Mütevazı ve çok feyizli bir ortamda yetişen Ashabı Suffe, sayıları 400’üı üzerinde Kur’ân ve irfan ordusuydu
İlk hafızlar onlar arasından çıktı. Ashabı Suffe ilk gelen ayetleri hıfz ederlerdi. Ayetlerin manasını, emir ve yasaklarını öğrenmeden diğer ayetlere geçmezlerdi. İslamiyet’in başlangıcında yüzlerce Hafizu’l Kur’ân yetişmişti. 

Kur’ânı ezberleyen ve onu başkalarına öğretenlere “Kurrâ” namı verilirdi. Onların başlattığı Kur’ân sevdası (hafızlık okulu) bugün de aynı usulle devam ettiriliyor.

Hafızlık sistemi ve Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemek Hazreti Allah’ın Ümmet-i Muhammed’e verdiği en şerefli mazhariyettir.

Bu şerefli mazhariyet sahabe devrinde zirvedeydi. Daha sonraki dönemlerde hafızlık eğitimi sistemleştirildi. Mesela; Selçuklular döneminde Daru’l-Huffaz ve Daru’l-Kurrâlar kurulmasıyla, hafızlığın kurumsal hâle getirildiğini söylemek mümkündür. Osmanlı döneminde ‘Sıbyan Mektebi’ni, yani temel eğitimi tamamlayan bir öğrenci, önce alt seviyedeki bir Daru’l- Huffaza gider, orada hafızlığını tamamlardı. Sonra kıraat vecihlerini ve okuyuş usullerini, (Aşere ve Takrib) öğrenmek amacıyla Daru’l-Kurrâya devam ederdi. Bu kurumların başındaki hoca efendilere Reisü’l-Huffaz ve Reisü’l-Kurrâ denirdi.

Evliya Çelebi’nin kaydettiği bilgilere göre İstanbul’da “Esnaf-ı Hafızan-ı Kur’ân-ı Azim”in sayısı 3000 kadarı kadın olmak üzere 9000 idi. Merasimlerde hafızlar fetih sûresini okuyarak alay köşkünün yanından geçerlerdi.

Tarih boyunca İslam coğrafyasının her beldesinde hafız yetiştiren müesseseler vardı. Buralara genel olarak Kur’ân Mektebi manasına gelen isimler verilirdi. Kur’ân Mekteplerinde bölgeye göre her çocuk için ufak bir rahle ve bir de ufak minder bulundurulurdu. Afrika’da buna ilaveten tahta tablet olurdu. Talebeler tablet üzerine yazdığı ayetleri okur, ezberlerdi. Kâğıdın olmadığı yerlerde takip edilen bu usul hem yazma hem de ezberleme üzerine kuruluydu. Ama her nerde olursa olsun Kur’ân talebeleri tarih boyunca hoca efendi gelmeden derse toplanır, her biri kendi rahlesinin başına oturup Kur’ân-ı Kerîm ezberlemeye başlardı.

Hafızlığa ilk adım

Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Kur’ân, bir ucu Allah’ın diğer ucu sizin elinizde olan bir iptir.
Ona sımsıkı tutunursanız, ebedi olarak sapmaz ve yok olmazsınız.” buyuruyor. Kur’ân-ı Kerîmin nasıl bir mucize-i ilahi olduğunu bilen insanlar, bir ucu Hazreti Allah’ta olan bu ipi kendilerince tutmaya çalışırlar. Onlardan biri de hafızlardır. Hafız, Arapçada “korumak, saklamak ve ezberlemek” manasına gelen hıfz kökünden türemiş bir sıfattır. Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını (114 sûre, 6666 ayet, 604 sayfa) ezberleyenlere, hafız denir.

Kur’ân-ı Kerîm’i kalbine ve hafızasına nakşedip ilk muhafaza eden Peygamber Efendimiz olmuştur. Sonrasında ise dört büyük halife Hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali efendilerimiz gelirler. Muhacirinden Talha b. Ubeydullah, Saad b. Ebi Vakkas, Mus’ab bin Umeyr, Ebu Hureyre. Hanım sahabilerden Hazreti Aişe, Hazreti Hafsa, Hazreti Ümmü Seleme. Ensardan Übey b. Kâb Mu’az b. Cebel, Zeyd b. Sabit, Zeyd el Ensari ve Ebu’d Derda hazretleri meşhur hafızlardan bazılarıdır.

Ayeti kerimede Hazreti Allah üç sınıf hafızdan bahsediyor. “Sonra biz o Kitabı (Kur’ânı) kullarımızdan seçtiklerimize miras verdik.

Onlardan da kendilerine zulmeden var, ortadan giden var, Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçen var. İşte büyük lütuf budur. (Fatır sûresi, ayet 32) Bunlardan ilki, hafızlığı unutarak kendine zulmedenler. İkincisi ortada gidenler, bir şekilde unutmamak için gayret edenler. Üçüncüsü ise hayırda yarışanlar, “Ben onu nasıl muhafaza edebilirim, manasına daha iyi anlayıp nasıl daha iyi amel edebilirim diye düşünenlerdir. İşte Hazreti Allah bu üçüncü sınıftaki hafızları methediyor. Onlara maddesiyle, manasıyla, ahlaki duruşuyla içten gelen bir güzellik ihsan ediyor. 
Bu güzelliğin sebebi Kur’ân-ı Kerîm’e bağlılıktır. Methedilen hafız olabilmek için Kur’ân-ı Kerîm’in sadece lafzını değil manasını iyi anlamak, yaşamak ve yaşatmaya çalışmak gerekiyor.

Hafızlık hangi yaşta yapılmalı?

Her şeyin münasip bir zamanı olduğu gibi elbette hafızlık eğitiminde de yaşın rolü büyüktür. Gençlik ve ilk gençlik çağı (buluğdan önceki dönem) hafızlık için en uygun zaman kabul ediliyor. “Kim gençliğinde Kur’ânı öğrenirse, Kur’ân onun etine ve kanına karışır. buyuran Peygamber Efendimiz, burada gençlik çağında Kur’ân öğrenmenin ehemmiyetine işaret buyuruyor. Bu çağlar istekli olma, meşguliyetin azlığı, gönül huzuru açısından en verimli dönemdir. Gençlik ve ilk gençlik yıllarında zihin berrak, meşguliyetler az, beyin tazedir. Dolayısıyla bu dönemde hafızlık yapmak daha kolaydır.

Hafızlık için yaş sınırı konulmamakla birlikte geleneklerimizde 15, 16 yaşına varmadan hafızlığa başlamak tavsiye ediliyor. Hazreti Ali Efendimiz bu yaşlardaki gencin kalbini boş bir tarlaya benzeterek, bilgi olarak verilen her şeyi kabul edeceğini söylüyor. Fakat bu çağ serap gibidir, çabuk geçer. Olgunluk ve ihtiyarlıkta ise çok çalışmaya tahammül edilemez. Ancak yukarıda zikrettiğimiz hadisi şerifin devamında Peygamber Efendimiz, “Kim ihtiyarlığında Kur’ân öğrenir, Kur’ân ile çok ilgilenir ve unutmazsa, onun için iki kat sevap vardır.” buyurarak Müslümanları ileriki yaşlarda da Kur’ân öğrenmeye teşvik etmiştir. Bir de insanlar arasına hafızlığın sadece 10 -15 yaşlarında yapılabileceği anlayışı hâkim. Ancak araştırmalara göre anlayış ve idrak seviyesi 20 ila 40 yaşları arasında zirveye çıkıyor. İlk gençlik çağında hafız olamayanlar, özellikle bu dönemi fırsat bilip hafızlığa başlayabilirler.

Hafızlık eğitiminde “Osmanlı Usulü”

Tarih boyunca Kur’ân-ı Kerîm ezberlenirken farklı coğrafyalarda farklı sistemler tatbik edildi. Afrika’da olduğu gibi bazı bölgelerde, Fatiha sûresinden başlanıp Nas sûresine doğru ezberleniyor, bazı bölgelerde ise Kur’ân-ı Kerîm sûre sûre ezberleniyor.

Bizde ise Osmanlı döneminden itibaren tatbik edilen, Osmanlı Usulü dediğimiz hafızlık sistemi halen en yaygın takip edilen usul.

Osmanlı Usulü hafızlık sistemine göre Kur’ân-ı Kerîm ezberlemeye, her cüz’ün son sayfasından başlanıyor. Son sayfalar bitince birinci tur (şavt) bitmiş oluyor. İkinci turda sondan ikinci sayfa, üçüncü turda sondan üçüncü sayfalar ezberleniyor. Her bir turda daha önce yapılan ezberler sürekli tekrar ediliyor. Böylelikle önceki ezberler kuvvetlendiriliyor.

Bu sisteme göre yirmi turu bitirenler hafız oluyor. Yazımızda hafızlık kurslarında tatbik edilen bu sistemin nasıl işlediğini sizlere anlatacağız. Konuyu anlatmaya geçmeden önce, diğer sistemlere göre hafızlık yapmanın avantaj ve dezavantajlarından biraz bahsedelim.

“Kur’ân-ı Kerîm’i Osmanlı usulüyle ezberlemenin farkı nedir? Baştan sona ezberlemek daha kolay değil mi?” sorumuza, Hafız-ı Kurrâ Mehmet Uçar şöyle cevap verdi: “Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemenin birkaç tane usulü var. İsteyen kendine uygun olan usulu takip edebilir. Ancak hafızlık sabır ve inanç isteyen bir süreç, ecdadımız bu ilme kafa yorduğu için talebenin halet-i ruhiyesini de düşünerek, Osmanlı usulünü geliştirmiş. Düşünün, baştan sona ezberleme usulüyle bir hafız ilk on cüzü ezberliyor. Sonrasında eline Kur’ân-ı Kerîm’i alıp ‘Bu kadar sayfa ezber yaptım; ama şu kadar sayfa daha duruyor, daha yolun başındayım.’ diyerek orayı gözünde büyütebilir. Ancak Osmanlı usulünü takip eden hafızlar bunu asla demiyor. Ona göre Kur’ân-ı Kerîm’in tamamı eşit. Çünkü her cüzden ezberlediği sayfalar var. Hatta Osmanlı usulüyle,’Her cüzden ezber yaptım. Biraz daha gayret edeyim, hafızlığı bitireyim.’ diyerek, ezber iştahı daha da artıyor. Ecdadımızın hafızlık sistemi, hafızı sürekli ileriye doğru teşvik ediyor, gayretini ve şevkini artırıyor, ona sonraki sayfaları ezberletme gücü veriyor.” Ayrıca ecdadımız bu sistemle hafıza tekniğini de kullanmış ve sayfaları kodlamıştır. 600 sayfayı baştan sona ezberlemek mi kolay, yoksa 30 tane 20 sayfayı ezberlemek mi? Hafızlar bu kodlama sayesinde hangi ayetin nerede olduğunu daha kolay buluyorlar. Mesela “Rabbenağfirlî velivâlideyye…” ayeti nerededir sualine, 13. cüzün 19. sayfasının, alt beş satırındadır diye cevap verirler.

Burada bir gerçeği de ifade edelim, dünyanın her tarafından Osmanlı hafızlık usulünü öğrenip kendi memleketlerinde uygulayanlar olmuş. Hatta yurt dışından Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenmek isteyenler bu usulün takip edildiği yerleri gelip buluyorlar. Türkiye’de hafızlıkta Osmanlı usulünü çok güzel uygulayan yerler var. Çok da rağbet gören bu yerler, yapılanın ne kadar doğru olduğunu ispatlıyor. İsteyen her Müslüman bu sistemle rahatlıkla hafız olabiliyor. Hafızlık kursları şu an, ecdadımızın izlerini takip ediyor.

Ne kadar zamanda hafız olunabiliyor?

Hafızlıkta bir kişinin hedefini gerçekleştirme süresini, hafızın kendisi belirliyor. Normal şartlar içerisinde hafızlık eğitimi 1 ila 2 yıl sürüyor. Hafızlık kursunda bir iki yıl içerisinde hafızlığı bitirenler olduğu gibi, gayretli çalışmalarıyla 6 ay gibi çok kısa bir sürede hafızlığını  tamamlayanlar da var.

Hafızlık yapmak için yola koyulanların aklına ilk şu soru gelebilir, “Kaç ayda hafız olabilirim?”
Bu soruya hafız-ı Kurrâlar şu hikâyeyi anlatarak cevap veriyorlar: Tarlasında çalışan bir hocaya tanımadığı biri yaklaşıp sormuş: -Efendi Amca, falanca köye tam olarak kaç saatte gidebilirim?
Hoca cevap vermemiş. Hâlbuki üç kez seslenmiş yabancı. “Herhalde sağır.” diye düşünüp yoluna devam etmiş.
Epey uzaklaştıktan sonra, Hoca, “Evlat gel!” diye bağırmış.
Merakla geri dönen gence,
“Sen tam olarak iki buçuk saatte gidersin.” demiş.
Genç adam demiş ki: “Amca bey, biliyordun da daha önce niye söylemedin?”
“Evet” demiş hoca, yolu biliyorum; ama senin nasıl yürüdüğünü görmeden nasıl cevap verebilirdim?”

Hafızlar sayfaları nasıl ezberliyor?

Kur’ân sayfaları ezberlenirken satırlar “beşer beşer” ezberleniyor. Bu, hafızlık için çok mühim bir husus. Hafızlıkta sayfaları beşer beşer ezberlemenin ayrı bir hikmeti var. Kur’ân-ı Kerîm’in ilk nazil olan ayetleri “alak sûresinin” ilk beş ayetidir. Beşerli ezber sistemini pratik hayatta tatbik eden hafızlık hocaları, bunun faydasını hatimle kıldırdıkları teravih namazlarında görmüşler. Talebelerine de bu usul üzere hafızlık yaptırıyorlar.

Osmanlı usulü ile sayfa ezberleme

Ezberlenecek ilk beş satır asgari 15 kez mahreç ve tecvid kaidelerine uyularak okunuyor. 15 defa okumanın da bir usulü var. Önce tertil (yavaş okuyuş) ile bir-iki defa okunuyor. Özellikle ilk okuma hocanın huzurunda oluyor. Sonra orta okuyuş (tedvir) ile 12-13 defa okunmaya devam ediliyor. Şayet ihtiyaç olursa hızlı okuyuş (hadr) ile birkaç kez daha okunabiliyor. Buradaki püf nokta, sayfaları yüzüne okurken çok dikkatli olmaktan geçiyor. Çünkü doğru bakamayan talebe doğru göremiyor ve ezberi eksik ya da yanlış oluyor.

Kur’ân-ı Kerîm ve biz

Peygamber Efendimiz’den sonra Ashab-ı Kiram ve Müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm’e sahip çıktı.
Hem erkeklerden hem de kadınlar arasından binlerce hafız ve hafizeler yetişti. Hazreti Ebu Bekir Efendimiz: “Dünya işiyle ahiret işi yan yana geldiğinde ahireti tercih edin. Dünya işiniz de yoluna girer.” buyuruyor. Ashab-ı Kiram hep Kur’ân-ı Kerîm’i tercih ettiler ve kendi dönemlerinde büyük fetihler yaptılar.

Hasbelkader hafızlık yaşını geçirmiş, bu işe gönül veren ihtiyarların da kendilerine bir hafızlık hedefi koymaları gerekiyor. Çünkü 100 yaşında da olsa herkesin hidayete ve Kur’ân-ı Kerîm’e ihtiyacı var. İbrahim Aleyhisselamın ateşini söndürmek için su götüren karınca misali, hafızlıkta da önemli olan niyettir. Mesela her Müslüman, “Ben Kur’ân’ın onda birini ezberleyeceğim, oranın hafızı olacağım.” diyerek yola çıksa, bu niyeti, Hazreti Allah’ın hikmetiyle tamamını ezberlemesine vesile olabilir. Hazreti Kur’ân’ın tadını alan bir ebeveyn elbette evladını da hafız yapmak isteyecektir. Nitekim hafızlık yapan talebelerin ailelerinde en az bir hafızın olması, hafızlık kararında ailenin ne kadar tesirliolduğunu gösteriyor.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki genç olsun ihtiyarlar olsun, Kur’ân-ı Kerîm’den yeteri kadar ezber yapmamış çok sayıda Müslüman var. Çoğu namaz kılarken sadece birkaç sûre okuyabiliyor. Bir ömür, 7-8 yaşlarında ezberlenilen birkaç sûreyle geçiyor. Özellikle yaz tatilleri Kur’ân-ı Kerîm ezberi yapmak için iyi bir fırsat. Bu zaman değerlendirilirse, tam olmasa da yarım hafız, bir cüzün hafızı ya da “Yasin sûresinin hafızı” olunabilir. Ayrıca namaz kılacak kadar ayet ve sûre ezberlemek her Müslüman için farz-ı ayındır. Fatiha ile birlikte bir sûre ezberlemek vacip, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını ezberlemek ise farz-ı kifayedir.

Tabi Kur’ân-ı Kerîm’i hayatımıza alabilmek için öncelikle bilgisayarın, televizyonun ve internetin fuzuli işlerinden hemen vazgeçmek gerekiyor. Bunun için en güzel yol, akşam olunca ailesi ile birlikte toplanıp Hazreti Kur’ân ile meşgul olmaktır. Evde hafızlık kampı yapmak, hane halkı için tercihi zor ama mükafatı büyük bir yol olacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’i her gün okumak, onunla yaşamak, onu öğrenmek, onu ezberlemek, olmadı namaz sûrelerini gözden geçirmek bile Kur’ân okurunu, Peygamber Efendimiz’in gıpta ettiği iki sınıftan biri yapabilir. “Ancak iki kişiye gıpta edilir. Biri Allahü Teâlanın kendisine Kur’ân-ı Kerîm ihsan ettiği ve onu gece gündüz okuyan kimse; diğeri ise Allah’ın kendisine verdiği malı gece gündüz infak eden kimsedir.”

Hafızlık tabirleri

Ham (çiğ):İlk defa ezberlenecek sayfa
Has (pişmiş):Daha önce ezberlenmiş sayfalar
Haslama: Ezberleri kuvvetlendirmek için yapılan tekrar
Galat:Yanlış ezberlenmiş kelime harf veya harekeye denir.

Kaynakça:
1. Osman Keskioğlu, Kur’ân Tarihi ve Kuran Hakkında Ansiklopedik bilgiler, İstanbul 1957 s. 91-92.
2. İbn Sahnun, Eğitim ve Öğretimin Esasları, İstanbul 1996.
3. İsmail Karaçam, Kur’ân-ı Kerîm’in Faziletleri ve Okuma Kaideleri, İstanbul 1996.
4. Faruk Bayraktar, İslam Eğitiminde Öğretmen ve Öğrenci Münasebetleri, İstanbul 1989
5. Ali Osman Yüksel, İbn Cezeri ve Tayyibetü’n- Neşr, İstanbul 1996
6. İmam-ı Gazali, İhyau’ Ulumi’d-Din, Cilt 1, İstanbul 1989.
7. İsmail Hakkı Bursevi, Ruh’ul Beyan Tefsiri, Cilt 7
İnsan ve Hayat Dergisi


Seller Nasıl Dizginlenir ?




Seller Nasıl Dizginlenir ?

Seller Nasıl Dizginlenir ?


Yaz ve kış aylarında meydana gelen seller, evleri, iş yerlerini sular altında bırakıyor. Büyük maddi hasar veren seller, yüzlerce kişinin evsiz kalmasına hatta ölümlere de sebep oluyor.

Dizginlenemeyen sel, en ufak bir yanlışı bile affetmeyerek arabaları, insanları, koskoca köprüleri hatta yolları bile önüne katıp götürebiliyor.

Mühendislik harikası olarak nitelendirilen binaların, köprü ve yolların selle yıkılması “Acaba yerine göre sele bir mahmuz vurulamaz mıydı?” sorusunu akla getiriyor.

Sele vurulan set “Selyaran”

Mimar Sinan, Osmanlı Devleti’nin birçok beldesinde ustaca yaptığı selyaranlar ile özellikle köprülerde dizginlenemeyen sel sularına adeta set vurmuş. Mimar Sinan, suyun gücüne direnebilmek için mühendislik bilgisini estetik anlayışı ile birleştirerek, “selyaran ve tahliye gözlerini” tasarlanmıştır.

Tasarladığı selyaran ve tahliye gözlerinin temel amacı, suyun köprü ayaklarına yaptığı basıncı azaltmaktı. Kapıağası Köprüsü, Alpullu’daki Sokullu Mehmet Paşa Köprüleri gibi boyları kısa köprülerde bu sistem uygulandı. Büyükçekmece gibi uzun köprülerde ise bu görevi sivri kemerler üstlendi.

Büyük usta Mimar Sinan, selyaran köprüleri tasarlarken kış ve bahar aylarındaki su taşkınlarını göz önünde bulundurmuştur. Bu problemi çözerken her defasında yeni bir estetik ve ustalık ortaya koymuş, taşkına yeni bir gem geliştirmiştir. Suyun debisinin en fazla olduğu yere, köprünün orta ayağını koymuştur. Lüleburgaz’daki köprüde orta ayak nehir yatağının tam ortasındadır. Bu ayakla önce taşkın durdurulmuş, sonra bu ayağın içine konulan Bursa gözü ile su tahliye edilmiştir.

Yine Mimar Sinan’ın 1596 yılında yaptırdığı 124 metre uzunluğundaki Alpullu köprüsünde ise seli dizginlemek için farklı bir teknik kullandığı görülmektedir. Burada farklı olarak beş gözlü köprünün arasındaki kemeri, en büyük kemer olma özelliğini taşımaktadır. Mimar Sinan, Ergene Irmağı üzerinde inşa ettiği bu köprüde ırmağın debisi ve suyun köprünün yapıldığı yerdeki akışına göre seli bir kez daha şaşırtmış ve dizginleyebilmiştir.
İnsan ve Hayat Dergisi


Büyüklerin Sözleri, Sözlerin Büyükleridir




Büyüklerin Sözleri, Sözlerin Büyükleridir


Akıl, basiret, iman, ilim süzgecinden geçmiş, derin bir tefekkürün ve nazikâne bir üslubun ifadesi olan kibar-ı kelamlarımız, doğruyu yanlıştan ayıran cetvel gibidir.

Terkibin aslının, “kelam-ı kibar” mı, yoksa “kibar-ı kelam” mı olduğu hususunda muhtelif ifadeler var. Kamusi Türki’de kelam-ı kibar şeklinde “Mesel hükmüne geçmiş hikmet-amiz söz, meşhur söz” manasında maddeleşmiştir. Kelam, söz; kibar, büyükler manasına gelir. Neticede, “kelam-ı kibar, kibar-ı kelamdır”, yani “Büyüklerin sözleri, sözlerin büyükleridir.” denilerek mesele bir hülasaya bağlanabilir. Söylenişte “kelam-ı kibar”, yani “büyüklerin sözleri” daha makbuldür.

Kelam-ı kibar, yahut büyüklerin sözleri, hem hayat tecrübesi hem de düşünce zenginliği veren, nadide sözlerdir. Hepimizin bilmesi, günlük hayatında kullanması gereken, söz dağarcığımızın kıymetli hazinelerindendir. Söyleyişlerindeki nezaket, meramımızı ifade etmede teskin edici bir üslup taşır.

Elbette sözler de, kültürün bir parçasıdır. Konuşma ve yazıda bu tür sözlerin kullanılması, söyleyene gayri ihtiyari bir alaka, dikkat, hatta hürmet doğmasına vesile olacaktır. Sözün dinlenilmesine, yazdığımızın okunmasına, söylediklerimize kulak verilmesinde artı bir değer katacaktır.


Şimdi, kısaca izahını yaptığımız bazı kelam-ı kibardan misaller verelim:
 
“Barika-i hakikat, müsademe-i efkardan doğar.”

Gerçeğin aydınlığı, fikirlerin çatışmasından doğar. Bu söz, “müsademe-i efkardan, barika-i hakikat doğar” şeklinde de söylenmektedir. Gerçeğe ulaşmak istiyorsak, fikirlerin ortaya atılmasına müsaade etmeliyiz. Fikirler çatışacak ki, hakikat ortaya çıksın.

“Şecaat arzederken merd-i kıpti, sirkatin söyler. ”

Suçlunun mert geçineni, güya yaptığı kahramanlıkları anlatırken, farkında olmadan, hırsızlığını da söyleyip kendisini ele verir.

“Cevahir kadrini, cevherfüruşan olmayan bilmez.”

Kıymetli bir madenin değerini, o işle uğraşmayan kimse bilmez. Elimizdeki nimetlerin, yetiştirilen değerlerin bizler nezdindeki kadrini izah etmek için kullanılır.

“Hafıza-i beşer, nisyanla maluldür.”

İnsan hafızası, unutma hastalığı ile hastalıklıdır. Unutmak insanoğlunun beşeri bir hastalığıdır.

“Su-i misal, emsal olmaz.”

Kötü örnek, emsal teşkil etmez.

“Meşakkatsiz, meserret olmaz.”

Zorluk olmadan, güzellik olmaz. Her gülün dikeni olduğu gibi, zorluklar aşılmadan kolaylıklara ulaşmak zordur. Fırtına çıktığında gemiyi terk etmek mümkün olsaydı, kıtalar keşfedilemezdi.

“Bî taraf olan, bertaraf olur. ”

Tarafsız olan, ortadan kalkar. Hayata bakışımız, inançlarımız ve değerlerimiz, kırmızı çizgilerimiz, belli mevzularda fikriyata sahip olmayı, belli bir tarafta yer almamızı telkin edip bu konuda bize yön verir.

“Marifet iltifata tabidir.”

Bir mevzuda kabiliyet, bilgi veya başarı var ise bu; teşekkürle, iltifatla veya ödülle taltif edilmelidir.

“Yere düşmekle cevher, sakıt olmaz kadr-ü kıymetten.”

Kıymetli olan bir maden veya insan, yere düşmekle, yahut zaman zaman haksızlıklara maruz kalarak hak ettiğinden daha düşük yerlerde bulunmakla, değerinden bir şey kaybetmez.

“Rencide olur dide-i huffaş ziyadan”

Yarasa, gözüne ışık geldiği zaman rahatsız olur. Bazı insanlar da güneş gibi ayan beyan hakikatler karşısında rahatsızlık duyarlar. Onların bu hali gece uçmayı seven yarasanın hali gibidir, gözlerine ışık gelince onu rahatsızlık addederler.
İnsan ve Hayat Dergisi



HİÇBİR MÜSLÜMANI HAKİR GÖRME




Hadîs-i Şerîf: “(Hakîkî) zenginlik, mal çokluğundan değildir. (Hakîkî) zenginlik ancak nefis zenginliği (kanâat etmek)dir.” (Hadîs-i Şerîf, Müttefekun aleyh)
Hicrî: 21 Rebîulevvel 1434   •Fazilet Takvim


HİÇBİR MÜSLÜMANI HAKİR GÖRME


Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Ebû Bekir'e (r.a) şöyle buyurdular:

“Yâ Ebâ Bekir! İnsanların dünyaya koştuğunu gördüğün zaman sen âhiret için çalış.
Her zaman ve her yerde Allâhü Teâlâ’yı zikret.
Sen Allâhü Teâlâ’yı zikredersen o da seni zikreder (rahmet ve mağfiretiyle muâmele eder).

Müslümanlardan hiç kimseyi hakir görme.
Zira Müslümanların küçükleri Allâhü Teâlâ nezdinde daha büyüktür.”

“KANÂAT BİTMEZ TÜKENMEZ HAZİNEDİR.”

Allâhü Teâlâ -meâlen-: “Dünyâ hayâtındaki maîşetleri biz taksîm ettik.” (Zuhruf, 32) buyurdu.

Hadîs-i şerîfde: “Allâh’ın sana takdîr buyurduğuna râzı olursan insanların en zengini olursun.” buyuruldu. 

Muhakkak Allâh’ın taksîm buyurduğuna râzı olanın kalbi zengin olur, başkasının elindekine bakmaz. 

Kanâat bitmez tükenmez hazinedir.
Kanaatle zenginlik ve servete nail olunur. 
Kanâat eden fakir ise de zengin olur. 
Kim kanâat etmezse zengin ise de fakîrdir.
Yetecek kadara kanaat etmek iffete götürür.
Kim kadere razı olursa az bir şeye kanaat eder.

Dünyada insanın başına gelen şeyler zayıflığından değildir, kurtulduğu şerlerden de kendi kuvvetiyle kurtulmuş değildir. 

Kaçırdığını zannettiği dünya fırsatlarından ümîdini kesen huzurlu olur. 

Rahatın tamamı Allâh’ın taksîmine rızâ göstermekte ve sadece vaktin icabına göre hareket etmektedir. 

Hüznün tamamı, geçmiş işlere eseflenmek ve dünyanın gelecek işlerinin kaygısını çekmektedir.

Hasılı, saâdetin tamamı ve her türlü nâiliyyet Allâh’ın kazâsına rızâ ve taksîm ettiğine kanâattedir. 

Kul, efendisinin verdiğine razı olmalı gelecekte nereden nasıl ve ne geleceğinin kaygısını çekmemelidir. Zira bu ona ait bir iş değildir. 
Hicrî: 21 Rebîulevvel 1434   •Fazilet Takvim


1 Şubat 2013 Cuma

FAYDALI İLİM




Hadîs-i Şerîf: “İlim, islâmın hayâtı ve imanın direğidir. Kim ilim öğretirse Allâhü Teâlâ onun mükafatını tam verir. Kim öğrenir ve amel ederse Allâhü Teâlâ ona bilmediklerini öğretir.” (Hadîs-i Şerîf, Suyûtî, el-Câmiu's-Sağîr)
Hicrî: 20 Rebîulevvel 1434   •Fazilet Takvim


FAYDALI İLİM


Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Kıyâmet gününde en ağır azabı görecek olan, Allâhü Teâlâ'nın ilminden kendisini faydalandırmadığı âlimlerdir.”

Yine Peygamber Efendimiz buyurdular:

“Kul, bildiği ile amel etmedikçe âlim olamaz.”

“İlim ikidir. Biri dilde olandır ki bu, Allâhü Teâlâ'nın kulları aleyhine bir delildir; diğeri, kalbde olan ilimdir. İşte faydası olan ilim de budur.”

“Ahir zamanda ibâdet edenler cahil ve âlimler fâsık olur.”

“Âdi kimselerle mücadele, alimlere karşı üstünlük taslamak ve bu suretle yalnız insanların iltifatına mazhar olmak için okumayın! Zira bu gaye için okuyanlar Cehennemdedir.”
“Bilgisini gizleyene Allâhü Teâlâ ateşten gem vurur.”

“İlmi çoğaldığı halde ahlâkı düzelmeyen, Allâh'a uzaklıktan başka bir şey elde edemez.”

Nahv âlimi Halil bin Ahmed şöyle der: “İnsanlar dört kısımdır.

1- Anlar ve anladığını bilir (yani bildiği ile amel eder); bu âlimdir, buna uyun.
2- Anlar fakat anladığını bilmez. Bu gâfildir, bunu ikaz edin.
3- Bilmez fakat bilmediğini bilir (Buna cehl-i basit derler); bu yol arıyor, buna doğru yolu gösterin.
4- Anlamaz, fakat anlamadığını bilmez (Bilirim zanneder, buna cehl-i mürekkeb derler, tedavi kabul etmediği için); onu terk edin.”

Süfyan-ı Sevri (r.a.): “İlim, ameli da'vet eder; eğer amel geldiyse ne güzel, gelmezse ilim de göç eder.” buyurmuştur.

ATALAR SÖZÜ:

• Geriden görene güreş kolay gelir.
• Gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz.
Hicrî: 20 Rebîulevvel 1434   •Fazilet Takvim