6 Aralık 2012 Perşembe

İBÂDET ALLÂH’IN YARDIMI İLEDİR





Ayeti Kerime: “Ve bir şey hakkında ‘Ben bunu elbette ki yarın yapacağım?’ deme. Ancak Allâhü Teâlâ dileyecek olursa (inşâallâh) yaparım de...” (Kehf Sûresi, âyet 23 - 24)
Hicrî: 25 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim

İBÂDET ALLÂH’IN YARDIMI İLEDİR

İnsanın vücudu, yaptığı amelleri, hepsi sırf Allâhü Teâlâ’nın nimetidir. İnsan bunları hak ederek kazanmamıştır, Allâh vergisidir. Bunu iyi düşünen kimse devâmlı tevâzu ile Rabbine şükreder ve nimetin elden çıkmasına sebep olacak şeylerden hep sakınır.

Hz. Dâvûd aleyhisselâm şöyle dedi: “Ya Rabbi, hiçbir gece yoktur ki âl-i Dâvûd’dan bir kimse kâim (namaz kılıyor) olmasın ve hiçbir gün yoktur ki âl-i Dâvûd’dan bir kimse sâim (oruçlu) olmasın. Hiçbir sâat yoktur ki âl-i Dâvûd’dan bir âbid sana ibâdette bulunmasın. Her halde ya namaz kılar veyahut oruç tutar veyahut seni zikreder bir âbid bulunur.” dediğinde, Hz. Mevlâ şöyle buyurdu: “Yâ Dâvûd, bu dediklerin nereden meydana geliyor, ancak benim muvaffak kılmam ve yardımımla değil mi? Eğer benim yardımım olmasa idi hiçbir şeye güç yetiremezdin.”

Ashâb-ı Kirâm, Huneyn gününde kuvvet ve çokluklarına güvenerek “Bugün biz herhalde gâlib oluruz.” dediler. Derhâl Allâhü Teâlâ Hazretlerinin (meâlen) “Muhakkak ki, Allah size birçok mevkilerde yardım etmiştir. Huneyn gününde de. O gün ki çokluğunuz sizi güvendirmişti, fakat bu size bir fâide vermemişti. Yer yüzü o genişliğiyle başınıza dar gelmişti. Sonra bozularak arkanıza dönmüştünüz.” (Tevbe Sûresi, âyet 25) buyurduğu üzere çokluklarına rağmen ilk anda dağılmışlar ve ondan sonra yine ancak Allâh’ın yardımı ile galip oldular.

İşte bu hikmetlerden dolayı Allâhu Teâlâ, Kurân-ı Kerîm’inde (meâlen) “Ve eğer üstünüzde Allâh’ın lütfu ve rahmeti olmasa idi sizden hiçbir kimse ebediyen temize çıkamazdı. Velâkin Allah dilediğini temize çıkarır ve Allah hakkıyla işitici ve bilicidir.” (Nûr sûresi, âyet 20) buyurmuştur.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) “Sizden hiç birinizi ameli kurtaramaz.” buyurdular. Ashâb-ı Kirâm “Yâ Resûlallâh, sizi de mi kurtaramaz?” dediler “Evet, Allâhü Teâlâ rahmetiyle muhâfaza buyurmadıkça amelim beni de kurtaramaz.” buyurdular.
Hicrî: 25 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim


CENÂZEDE SÜNNETLER VE BİD’ATLER




Hadîs-i Şerîf: “Ölülerinize Yâsîn sûresini okuyunuz.” (Hadîs-i Şerîf, Sahîh-i İbn-i Hibbân)
Hicrî: 24 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim


CENÂZEDE SÜNNETLER VE BİD’ATLER
Cenâze defnedildikten sonra hemen dağılmayıp bir zaman yanında bekleyip Yâsîn, Mülk, Vâkıa, İhlâs, Felâk, Nâs sûreleri sonra Fâtiha sûresi ile Bakara Sûresi’nin ilk sayfasını okumak müstehaptır. Sevâbı cenâzenin ve diğer müslümanların ruhlarına bağışlanır.

Defnedildikten sonra yedinci güne kadar her gün sadaka vermek müstehaptır.
Sadaka vermeye kudreti yoksa iki rek’at namaz kılar. Her rek’atta Fâtiha’dan sonra bir Âyetü’l-Kürsî, on defa Tekâsür Sûresi okur ve ölünün rûhuna hediye eder.
Hem sadaka verip ve hem de bu namazı kılması daha iyi olur.

Kur’ân-ı Kerîm hatmi ve kelime-i tevhîd hatmi okuyup bağışlamak güzeldir.
Eğer ölen kişi vasiyet etmiş ise iskât-ı salât ve savm yapmak vâcip olur. Eğer vasiyet etmemiş ise velisi kendiliğinden yapar.

Cenâze günü komşuların cenâze evine yemek götürmeleri müstehaptır.

Cenâze defnedilmeden önce ve defin esnâsında kabrin başında cenâze sâhibine tâziyede bulunmak bid'at ve mekruhtur. Çünkü orada uygun olan okuyup duâ etmektir. Cenâze defnedildikten sonra tâziye edilir. Çünkü definden evvel cenâze sahibi defin ile meşgul olur. Eğer çok ağlayıp dövünürse definden evvel tâziye daha güzeldir.

Tâziyenin definden îtibâren üç gün içinde yapılması uygun olur. Eğer mânî bir sebep yoksa üç günden sonra mekruhtur. Tâziye yapan kişi “Allâhü Teâlâ onu af ve mağfiret etsin, rahmetiyle muâmele eylesin, size de sabır ve ecir versin.” der.

Cenâze sahiplerinin bağırarak ağlaması mekruhtur. Bağırmadan ağlamakta mahzur yoktur.
Cenâzede konuşmak ve cenâze omuzlardan indirilmeden oturmak, cenâzeyi götürürken bağırarak tekbir getirmek, sesli Kur’ân-ı Kerîm okumak da mekruhtur.
Hicrî: 24 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim





ÖZÜRSÜZ ÇOCUK DÜŞÜRMEK CİNAYETTİR





Ayeti Kerime: “Bir de fakirlik korkusuyla evlatlarınızı öldürmeyin. Onlara da rızkı biz veririz, size de. Muhakkak ki onları öldürmek büyük bir cinayettir.” (İsra Sûresi, âyet 31)
Hicrî: 21 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim



ÖZÜRSÜZ ÇOCUK DÜŞÜRMEK CİNAYETTİR
Cenîn, henüz annesinin rahminde bulunan çocuk demekdir.

Ceninleri, kasıtlı olarak düşürmeye “iskat-ı cenîn = çocuk düşürme” denilir ki bu, büyük bir günah ve İslâm hukukuna göre bir cinayettir. Dînin müsaadesine dayanmaksızın bunu işleyenler, câni sayılırlar. Çünkü cenîn, bir insan demektir. Cenîn, canlı ise bunu bilerek düşürmek, bir insanı öldürmek demektir. Cenîn, henüz canlı değilse onu düşürmek, bir masumu hayattan mahrum bırakmak demektir. Bir insanı öldürmek, bir masumu hayattan mahrum bırakmak ise cinayetten başka bir şey değildir. Geçim endişesiyle bu günaha cüret edenler, Allâh’a güvenmekten mahrum, güzel bir dinî terbiyeden nasipsiz kimselerdir.

Bir zarûret olmadan çocuk düşürmek cinayettir. Bunu işleyenler, ta'zir cezasına müstahik olacakları gibi gurre denilen, beş yüz dirhem gümüş - 200 gr. altın- tazminata da mahkûm olurlar.

Şu kadar var ki, muhakkak bir özür dolayısıyla bazı ceninleri düşürmek, cinayet sayılmayacağından maddî ve manevî mesuliyeti olmaz. Henüz âzası belirmemiş olan bir cenîn, annesinin hayatına tesir edecek sıhhî bir sebepten dolayı tıbbî bir tetkik ve istişare neticesinde düşürülebilir.

Yine bir kadın, çocuğuna süt vermekte iken gebe kalmakla sütü kesilmeğe başladığı ve çocuk için sütanne tedarikine de imkânları müsaid bulunmamakla çocuğun helak olmasından korkulduğu takdirde henüz bir azası teşekkül etmeden cenini düşürmek caizdir. Ancak, bunun için hamileliğin en fazla yüz yirmi günlük olması lâzımdır. Bundan sonra çocuk düşürmek caiz görülmemektedir.

Bir zaruret bulunmaksızın, çocuğu düşürmek için kasden ilaç içmek vesaire de caiz değildir.

Bütün bu günahların yayılmasında herkesin büyük bir mesuliyeti vardır: Âile reisleri çocuklarına, âile fertlerine, ilim-irfan (eğitim) müesseseleri talebeye, kalem sahipleri halka karşı mükellef bulundukları terbiye ve tenvir vazifesini güzelce, lâyıkiyle yerine getirecek olursa bu gibi günahların hiç olmazsa azalması temin edilmiş olur.
Hicrî: 21 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim







ÇOCUK ALDIRMA

   ÇOCUK ALDIRMA'NIN DÎNÎ HÜKMÜ:

Konunun iyi anlaşılması için gerekli olan bu noktalara işaret ettikten sonra, fıkhî açıdan kürtaja baktığımızda önce şunu söylemeliyiz: Islâm fıtrat dinidir ve fıtrata yani doğru (tabiî) ve normal olana aykırı olan her şey Islâma da aykırıdır, yani mahzurludur: Mahzuru, aykırılık gücüne göre değişir. Az aykırı olan "mekruh", biraz daha çoğu "tahrimen mekruh", çok aykırı olan da "haram" olur.

Bu konuda fitrî olan, kadınla erkeğin bir araya gelmesi, cinsel birleşmeleri, sonuçta da çocuğun dünyaya gelmesidir. Ancâk her kuralın olduğu gibi, bunun da istisnaları olabilir. Yani Islâm fıkhının bu konudaki genel kaidesi: "Fıtrata ve tabiîliğe müdahale edilemeyeceği" esasıdır. Ancak genel bir kural, bütün fertlerine temsil edilemez ve şahıslara, özel durumlarına göre fetvâ verilir. Yani genel geçer kural ayrıdır, fetvâ ayrıdır.

Fetvâ kişiye, yere ve zamana göre değişir. Buna göre, Islâm fıkhında "çocuk aldırma" ya da "kürtaj" denen olaya fert düzeyinde bazı hallerde ve belli bir zamana kadar fetvâ verildiğini söyleyerek konuyu şöylece özetleyebiliriz: ?

Konu hakında Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîsle açıklık (ibare) yoktur. Ancak bazı âyet-i kerime ve hadîs-i serîflerde işaretler bulâbiliriz. Meselâ: Hac 5 ile, Mü'minûn 12-15 âyetleri hemen hemen aynı noktaya işaret ederler. Biz önce Mü'minûn 12-15. âyetlerinin meâlini verelim, sonra bazı noktalara temas edelim: "Andolsun ki,biz insanı süzülmüş, özlü balçıktan yârattık.

Sonra onu "nutfe (menî, sperm) olarak muhkem bir karargâha (rahme) koyduk: Sonra nutfeyi (yapışkan) bir kan pıhtısı haline getirdik. Ardından kan pıhtısını bir çiğnem et yaptık, bu çiğnemi kemiklere çevirdik,kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu başka bir varlık yaptık.

Şekil verenlerin en güzeli olan Allah ne yücedir. Sonra siz bunun ardından elbette öleceksiniz."

Bunları açıklar mahiyetteki bir iki hadîs-i şerîfin meali de şöyledir: 1- "Sizden her biriniz kırk gün annesinin karnında tutulur. Sonra bir o kadar da orada yapışkan pıhtı olur. Sonra bir o kadar da orada bir çiğnem et halinde bulunur. Sonra da melek gönderilir ve ona ruh üfler" (Müslim, Kader 1) 2- "...nutfe (menî parçası, sperm)nin üzerinden kırkıki gece geçince Allah ona bir melek gönderir.

O da onu şekillendirir, kulağını, gözünü, cildini, etini ve kemiklerini yapar. Sonra da, ey Rabbim, erkek mi olacak dişi mi..." (Müslim, Kader 3) der. Birinci hadîs âyetlerin tam açıklaması gibidir. Buna, yani âyete ve hadise göre:

1- Döllenen menî rahimde kırk gün, irtibatsız olarak kalır.

2- Sonra bir pıhtı olarak rahimle irtibat kurar (alaka). Bu süre de kırk gün kadardır.

3- Sonra bu yapışkan pıhtı (alaka) bir et parçası halini alır, kemikleri belirir, et oluşur. Bu devre üçüncü kırk günün sonuna kadardır.

4- Sonra ilk üçünden farklı bir yaratık, ya da yaratış ortaya çıkar. Bu, cenîne ruhun üflendiği safhadır. (Taberî XVNI/9) Bir başka deyişle canlanmasıdır. Insan, ya ruhla cesedin bütünüdür ki; genel kabul gören görüş budur; ya da sadece ruhtur. (Râzî XXlll/85) Bundan; ceninin üçüncü devre sonundan yani 120 günden önce insan olmadığı anlaşılır. Insan oluş, bu noktadan itibaren başlar (Taberi XVN/11). Hem diğer bir yaratış, hem de, ruhun üflenmesi bunu gösterir.

5- Onbeşinci âyetin işaretiyle, ölüm ancak bu dönemden sonra olabilir. Bu da daha önceki üç dönemde (120 gün) ceninin ölüme elverişli, yani canlı olmadığını gösterir.

6- Devreler arasının "sümme" (sonra) kelimesi ile açılması; devrelerin birbirinden tam anlamıyla farklı olduklarını (Ebu'ssu'ûd VI/126), birbirinden diğerine geçişin bir dönüşüm (tahavvül) olduğunu gösterir. (Râzî XXNI/84) Bu da beşinci maddede anlatılan gerçege işâret eder.

Ruhun yüzyirmi günde üflendiği konusunda ittifak , bulunduğu,için ikinci hadîs; "ceninin kırk günde şekillenmesi değil, bunun melek tarafından yazılması" şeklinde anlaşılmıştır (Dâvûdoğlu X/626).

Işte bütün bunlardan, ötürü, Hz. Ali (r.a.), bu yedi devre geçip ruh üflenmedikçe cenine müdahalenin "ve'd" (çocuğu diri diri gömme, yani öldürme) olmayacağını söyler (Ibnü'I-Cevzi, Zâdü'I-Mesir V/462). Imâm Ebû Hânîfe de bunu delil tutarak; meselâ birisinin yumurta çalması ve yumurtadan onun yanında civciv çıkması halinde, başka başka varlıklar olduğu (halk-ı âher) için, civcivi değil yumurtayı tazmin eder, demiştir (ZaMahşerî NI/27-28 ).

Bütün bu temel gerçeklerden ötürü tüm Islâm fıkıhçıları, döllenmenin üzerinden yüzyirmi gün geçtikten sonra ve de zaruret yokken çocuk aldırmanın (kürtajın) haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Yüzyirmi günden, yani canlandıktan sonra çocuğunu aldıran ya da ilaçla, vurma ile vs. düşüren kadın hem bir cana kıyıp cânı olduğundan ötürü günahkârdır, öbür dünyada bunun cezasını çekecektir, hem de dünyada çocuğun Babasına, canlı düşüp sonra ölmüşse, bir tam diyet (kan bedeli), organları belirli olup ölü olarak düşmüşse, bir "gurra" ödemek zorundadır.

Birinci halde ayrıca bir de keffaret tutmalıdır. (Diyet; yüz deve, veya bin dinar altın, veya on ,ya da on iki bin dirhem gümüş, yani yaklaşık olarak şu anda (1989) elli milyon (50.000.000: ) TL. Gurra ise, duruma göre bir diyetin yirmide ya da onda biridir). Organların bir kısmının belirmiş olması durumu da aynıdır. Ancak yüzyirmi günden (dört aydan) önce çocuk aldırmanın, ya da ilâç vs. ile düşürmenin câiz olduğunu söyleyenler vardır ).

Bazıları ise sadece kırk güne kadar câiz olduğunu söylemişlerdir. (Hindiyye V/356; Bezzâziyye VI/370 (Hindiyye kenarında)) Bazıları da döllenme olduktan sonra, bir özür olmaksızın bunun hiç câiz olmayacağın söylemişlerdir. Hiç câiz olamayacağını söyleyenler hacda ihramlı bir hacı adayının, bir kuş yumurtasını kırmasının av yasağına tecavüz sayıldığını ve bundan ötürü ceza vermesi gerektiğini delil gösterirler (Bk. Kâdihan NI/410 (Hindiyye kenarında)

Ancak; yumurta ceninin birinci değil, ikinci kırk gününe benzer. Yumurtanın birinci kırk güne tekabûl eden devresi, kuşun karnında olduğu dönemidir, diyerek bunu itiraz edebilir. O takdirde böyle diyenlere göre de kırk güne kadar düşürme ya da aldırma câiz olmalıdır.). Yani yumurtayı kırma, cana tecavüz sayılmış ve (ihramlıya mahsus olmak üzere) cezayı gerektirmiştir. Öyleyse yumurta durumundaki cenine (embriyona) müdahale de câiz olmamalıdır, derler.

Bütün bunlardan (Hanefi mezhebi için) şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Meni, ana rahmine yerleştikten sonra, ona müdahale fıtrata uygun düşmediği için hoş değildir, anormaldir. Bu anormallik (mekruhluk da diyebiliriz) kırk güne kadar az, kırk günden yüzyirmi güne kadar biraz daha fazladır, ama haram değildir.

(Birinciye tenzihen, ikinciye tahrimen mekruh da diyebiliriz) Ama yüzyirmi günden sonra, özürsüz olarak yapılan müdahale kesinlikle haramdır ve bir cana kıyma demektir. Bu konuda kırk güne, bazılarına göre de yüzyirmi güne kadar işin hafif tutulması, hattâ bazı fıkıhçılarca mutlak câizdir, denmesi sanki zayıf iradeli ve dünya zevkine ve rahatına düşkün insanlar için verilmiş bir ruhsattır. Yoksa onlar da bunun evlâ olduğunu söylemiyorlar.

Ancak işin bir diğer önemli yönü daha vardır: Kırk, ya da yüzyirmi güne kadar kürtajın dinen mahzurlu olmadığını söyleyenlerin görüşü kabul edilse dahî, mazeret olmadan bir kadının avretini başka erkeklere hattâ kadınlara göstermesinin haram olduğu naslarla sabit bir gerçektir; dolayısıyla bu konudâ ittifak vardır.

Yani, şu anda hamile kalmış ve çocuk istemeyen kadının önüne iki yol çıkar : a-Ya bir doktorun, ebenin vs. tıbbî müdahelesini istemek (kürtaj), b- Ya da çeşitli ilkel metodlar yahut ilaç yardımıyla bunu kendisinin veya kocanın yapması... Birinci yola girmesi halinde avretini, zaruret olmaksızın (zaruret yani bir özür var ise mesele yok).

açmakla bir haram işleyecektir ki, bu yine ittifakla câiz değildir. Ikinci yola girmekle, tıbbın tesbitlerine göre çok büyük bir ihtimalle sağlığını tehlikeye atacak ve bundan, öncelikle anne zarar görecektir.

Başarılamaması halinde de sakat ve yetenekleri körelmis çocukların doğmasına sebep olacak; böylece hem ömür boyu vicdân azabı çekilecek; hem de aile ve toplum olarak maddi, manevi zararlar görülecektir. Adli tıbbi İslamın hakem kabul ettiğini ve onun mahzurlu dediğine mahzurlu dediği düşünürsek, bu uygulamanın da en azından mekruh olduğu anlaşılır.

Dolayısıyla tabiî sonuç olarak yine, mazeret olmadan cenini aldırmanın ya da düşürmenin en azından mekruh olduğunu söyleyenlerin görüşüne gelmiş oluyoruz. Öyleyse bu mazeretler nelerdir? Yani hangi sebeplerle; hamile kalan bir kadın, bir kadın doktora, hamileliğinden itibaren kırk, ya da işi en geniş tutanlarca yüzyirmi gün içerisinde kürtaj yaptırabilir? Hanefiler, bu özürlerin şunlar olduğunu söyler:

1- Emzirmekte olduğu çocuğun sütüne zarar vermesi ve babanın bir süt anne bulacak güçte de olmaması (Kâdihan NI/428).

2- Ortamın bozuk olup, Islâmî terbiyenin mümkün olmaması (Hindiyye Cevâhiru'I-ahlatî adlı kitaba atfen şu hükmü verir: "Saç, tırnak ve benzeri organları belirdikten sonra çocuk düşürmek için ilâç kullanmak câiz değildir. Organları belli değilse câizdir. Ama zamanımızda her halûkârda câizdir ve fetvâ da buna göredir. Devamla "organların belli olması ise ancak yüzyirmi günden sonra olur" denir ki, bundan ruhun üflenmesi kastedilmiş olmalıdır. Yoksa, organların bu dönemden önce de belirecegi müşahede ile sabittir (bk. Fethu'I-Kadîr N/495'den Mevsû'atü'I-fıkhu'I-Islâmi NI/159).).

3- Kadın hastâ olup, âdil tıp tarafından hamileliği sebebiyle hastalığının artacağını, ya da olmayan bir hastalık ortaya çıkacağının söylenmesi.

Görüldüğü gibi fakirlik ve rızık meselesi bu konuda doğrudan bir sebep olarak kabul edilmemiştir. Çünkü, bu Allah'ın (c.c.) her canlının rızkını vereceği, yani O'nun "Rezzâk" olduğu inancına zıttır. Ancak fakirliğin sebep olacağı ahlakî bozuklukları da sebep görenler vardır.

Diğer Mezheplerde Durum:

En ihtiyatli, ya da doğruya en yakın görüşü, -eğer. telfik anlamı içermiyorsa- bazan, diğer mezheplerin görüşlerini öğrenmekle daha rahat anlayabiliriz. Onun için:

Mâlikîlerde, döllenme olduktan sonra, kırk günden önce de olsa cenini aldırma ya da düşürme câiz değildir. (Şerhu'd-Dırdîr alâ-metni Halîl (Dusûki hâsiyesi ile birlikte), Mısır 1345; N/266)

Şâfiîler ve özellikle Gazalî de aynı görüştedir. Ancak mahzur ilk kırk gün içinde az, ikinci de daha fazla üçüncü, de harama yakın; daha sonra ise ittifakla haramdır . (Gazalî, ihyâ N/53)

Hanbelîlerde, sadece ilk kırk günde helâl bir yöntemle nutfeyi düşürmek câizdir (er-Ravdu'I-murbi' N/316. el-Matba'atû's-selefiyye 1380: 6.8.). Ancak mutemed görüşe göre, bu konuda bu mezhebin görüşü de Hanefiler gibidir; döllenmeden itibaren 120 gün içinde, yani ruh üflenmeden önce cenini düşürmek câizdir. Ondan sonra kesinlikle haramdır (el-Merdâvî, el-insaf I/386; ibn Kudâme, el-Mugnî VN/816; el-Zuhaylî, el-Fıkhu'I-islâmî NI/232 vd.).






1 Aralık 2012 Cumartesi

TEBRİKLEŞMEK





Hadîs-i Şerîf: “Komşu hakkı nedir, bilir misiniz? Senden yardım isterse yardım edersin, borç isterse verirsin, fakir düşse tekrar borç verirsin, hasta olsa ziyaret edersin, hayırdan bir şeye kavuşursa tebrik edersin, başına bir musibet gelirse taziyede bulunursun.” (Hadîs-i Şerîf, Beyhakî, Şuabu'l-Îmân)
Hicrî: 20 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim


TEBRİKLEŞMEK

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) hayırlı bir haslet üzere buldukları Ashâb’ını “Bu hâl sana bereketli olsun” diye tebrik ederlerdi.

Hastalıktan şifâ bulunca, Hac tamam olunca, Hacdan dönünce, gazâdan dönünce, nikâhdan sonra, doğumdan sonra, hamâma girince, Ramazân-ı şerîf ayında, bayramda, yeni elbise alınca, akşama yahut sabaha erdiğinde tebrik etmek ile alâkalı hadîs-i şerîfler vardır.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.), Havvât bin Cübeyr’i (r.a.) hastalığından sonra ziyâret ettiklerinde ona “Vücudun sıhhat bulsun, Yâ Havvât” buyurdular.

Hz. Âdem haccettiğinde melekler ona ‘Haccın mübârek olsun.’ dediler.
Bir genç hacca gideceğinde Resûlullâh’a (s.a.v.) geldi. Ona “Ey genç, Allâh takvayı azığın kılsın, seni hayra yönlendirsin ve işlerinde sana yardımcı olsun.” buyurdular. Hacca gidip döndüğünde ise “Ey genç, Allâh haccını kabûl etsin, günahını bağışlasın ve hac için sarfettiğinden hayırlısını nasîb etsin.” buyurdular.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) ve Ashâbı, Bedir’den döndüklerinde halk onları karşılayıp tebrîk ediyorlardı. Üseyd bin Hudayr, Resûlullâh Efendimize (s.a.v.) “Sizi muzaffer kılıp gözlerinizi aydın kılan Allâh’a hamdolsun.” demişti.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) evlenenlere “Allâh bereketli kılsın, üzerinize bereketini indirsin ve aranızı hayır ile bir araya getirsin.” buyururdu.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) Ümmü Hâlid binti Hâlid’e elleriyle yeni bir elbise giydirdiler ve “Allâh bunu eskitip yenisini giyinceye kadar ömrünü uzun kılsın.” buyurdular. Hz. Ömer’in üzerinde yeni beyaz bir gömlek gördüler ve “Yeni giyesin, hamd ederek yaşayıp şehîd olarak vefât edesin.” buyurdular.

Bayramlarda Ashâb-ı Kirâm birbirlerine “Takabbelellâhü minnâ ve minküm.” (Allâh bizden ve sizden kabûl buyursun) derlerdi.

Hasan-ı Basrî Hazretleri doğum tebrikinde “Allâh sana ve ümmet-i Muhammede hayırlı kılsın.” deyiniz demiştir.
Hicrî: 20 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim


ASHÂB-I SUFFE





Hadîs-i Şerîf: “En fazîletli sadaka bir Müslüman’ın ilim öğrenmesi, sonra da onu Müslüman kardeşine öğretmesidir.” (Hadîs-i Şerîf, Sünen-i ibn-i Mâce)
Hicrî: 17 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim



ASHÂB-I SUFFE

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) mescidinin bir tarafında sofa vardı. Ashâb-ı Kirâm’ın fakirleri orada kalırdı. Onlara Ashâb-ı Suffe denilirdi. Mescid-i Nebevî’de gece ve gündüz durmadan Kur’ân okurlar, ilim ve ibâdetle meşgul olurlardı. Diğer Ashâb-ı Kirâm ise namaz vakti olunca mescide gelerek Peygamber Efendimiz ile namaz kılıp giderlerdi. Medine dışında Kur’ân öğretilmesi ile alakalı bir vazife olduğunda, Peygamber Efendimiz bunlardan gönderirdi. Yaklaşık dört yüz kişi idiler.

Ashâb-ı Suffe’nin akşam yiyecekleri olmazdı. Hergün akşam olunca bazısını Resûlullâh kendi yanında alıkoyar, diğerlerini Ashâb-ı Kirâm’ın evlerine gönderirdi. Her biri gidip bir evde yemek yerdi.

Resûlullâh Efendimiz sadaka kabûl etmez, ancak hediye kabûl ederdi. Kendisine sadaka diye gelen şeylere el sürmeyip onları Ashâb-ı Suffe’ye verirdi. Gelen hediyelerden de onlara hisse ayırırdı.

Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) Ashâb-ı Suffe’nin yanına vardı. Onların fakirliğini, ibâdetteki gayretlerini, ihlâslarını ve gönüllerinin temizliğini gördü ve: “Ey Ashâb-ı Suffe! Bana ümmet olup sizin gibi yaşayan kimseye şunu müjde edin: Ben sizden ve onlardan râzı oldum. Siz ve onlar, Cennette benim yoldaşımsınız.” buyurdular.

Ashâb-ı Suffe’nin güzel ahlâkından biri aynı azim ve gayret içerisinde kardeşçe hareket etmek, iç ve dışlarının bir olması ve birbirine karşı içinde asla bir kin ve düşmanlık bulunmaması idi. İnsanda kin ve düşmanlık bulunması kalbindeki dünyalık hırsındandır. Dünya sevgisi ise bütün hataların başıdır. Bu ise onlarda asla yok idi.
Resûlullâh Efendimiz buyurdular:
“Mü’minler birbirlerinin kardeşidir. Bir kısmı diğer bir kısmına ihtiyaçlarını görmesini arzeder. Böylece bazısı diğer bazısının ihtiyaçlarını yerine getirir. Allâhü Teâlâ da kıyâmet gününde onların ihtiyacını görür.”
Hicrî: 17 Muharrem 1434   •Fazilet Takvim